Ana Sayfa
         Kayıt Ol Şifremi Unuttum SMS Onay Şu an 3404 online | Toplam Üye: 80133
FORUMLARDA ARAMA YAP


PORTAL FORUMLAR DHY TERCİH TUS-QUIZ HASTANE REHBERİ İLANLAR SORU - CEVAP DOSYALAR VİDEO
SSS SSS Arama Arama Üye Listesi Üye Listesi Kullanıcı Grupları Kullanıcı Grupları Profil Profil Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın Kayıt Kayıt Giriş Giriş
Geçerli Zaman: 20.04.2014 - 16:43:20 Cevaplanmayan mesajlar
TIPÇILARIN EVRİME BAKIŞI
Yeni Başlık GönderCevap Gönder
Önceki başlık Sonraki başlık
Anket sorusu : Evrim teorisine inanıyor musunuz ?

İnanıyorum 
42%
 42%  [ 152 ]
İnanmıyorum 
57%
 57%  [ 207 ]

Toplam Oylar : 359

Yazar Mesaj
sinaner83
Comez Tip Ogrencisi

Comez Tip Ogrencisi



Kayıt: Feb 25, 2011
Mesajlar: 46
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:34:39
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver

Bu basligi sosyal medyada paylas...


tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
insanoglu
Comez Asistan Dr.

Comez Asistan Dr.



Kayıt: Oct 07, 2012
Mesajlar: 365
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:35:51
Mesaj . Mesaj konusu : 
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


drjangeum demiş ki:
İnsanoğlu birincisi ben Mecnunerk ile konuştum, sen niye celallendin
ikincisi Dine inanmak bilime inanmaya engel değil ama evrim teorisinin de çok bilimsel olduğunu düşünüyorsan kesin kanıtlarıyla öyle bir ispatla ki herkes inansın, hala yok türler , yok omurga, yok benzer extremiteler, hala o kadar karanlık ve anlamsız açıklanamayan noktalar var ki...
Sakın uydurma bir teori olduğundan olmasın Smile

Amacım seninle veya kimseyle tartışmak değil, ama sen senin inandğın birşeye başkasının inanmamasını utanç verici diye nitelendirirsen o da senin inanmanı utanç verici olarak nitelendirir, olay bu.


drjangeum cum konşlması gereken konu konusunda benle mutabık olmana sevindim Smile

Konuya dönücek olursak, zaten toplumda genel kabul görecek kadar kabul edildiğinde evrim, din de reforma ihtiyaç duyucak. Ama toplumun genel kabulune ihtiyaç var mı ? sorun burda. Biz bile detaylı biyoloji bilmiyoruz. Yani önemli olna bu konuda araştırma yapan biyologların fikri ki karşı çıktığı idda edilen biyologları bile araştırıp bu konu başlığında cevap vermiştim dediklerinin çarptıldığı ve onların da inandığını buraya yazmıştım. Bu konuda teorinin kapsamı ve yolu ile ilgili tartışma var biyologların arasında ama benim ggördüğüm kadarıyla aksi tezdeki örnekleri de görünce hiç yaratılışçı konuyla ilgili redleri olan biyolog görmedim
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
Drtus Reklam






TarihTarih: 13.10.2009
. Mesaj konusu : DrTUS Reklam
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==

Başa dön
tustabib34
FORUM PASASI

FORUM PASASI



Kayıt: Feb 20, 2012
Mesajlar: 14408
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:38:07
Mesaj . Mesaj konusu : 
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


mhurkan 60 sayfadır devam ediyor tartışma sakin şekilde hatırlatmak isterim Smile Yazdıklarını okuduğumda entellektüel kişiliğinin ön plana çıktığını görüyorum..Bu tartışmaya da aslında karşı olmadığını ama tartışmanın olumsuz neticelerine karşı olduğunu,iyi niyetini biliyorum..Ama doktorların bir doktor forumunda bu konuyu tartışmaktan daha doğal bir durumu olamaz..Bir kitap okuyan da hiç kitap okumamış olan da bırakalım da düşüncelerini açıklasın..Ki doktorlardan bahsediyoruz..Biz tartışmayacaksak kim tartışacak bu konuyu..


En son tustabib34 tarafından 10.12.2012 - 14:42:16 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
dr-Lin
Comez Asistan Dr.

Comez Asistan Dr.



Kayıt: Nov 20, 2011
Mesajlar: 333
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:38:51
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


mhurkan demiş ki:
insanoglu demiş ki:
mhurkan demiş ki:
Höööyt gene mi hortladı bu. Smile

tıpçı forumunda neyin hortlamasını isterdin? Efendi erkeklerin niye tutmadığının mı yoksa Hangi erkeğin "can" olduğunun mu?



Dosrum bu konu ile ilgili daha önce yazdığım yorumları oksaydın bu şekilde bir cevap yazmadın. Hatta git oku ve pişman olarak sil yazdığın mesajı.

Evrim gibi lastik konuyu, felsefeciler, din adamları, bilim adamları senelerden beri tartışıyor ve bir arpa boyu yol alamamış. Burada 1-2 kitap okyup atıp tutup, hatta birbirine hakaret eden bir "cürüh" istemedim için, "gene hortladı" dedim.

Çünkü bu hortlamanın sonu; 1-2 ban, 1-2 hakaretten ileri gidemeyecek. Birileri "din" düşmanlığı yapmak için, birileri "evrime çocuk oyuncağı" muamelesi yapmak için atıyor bu konuyu ortaya.

Evrimi "bilimsel" olarak tartışabilcek yeterliliğe sahip miyiz? Hem dini, hem felsefi hem de bilimsel olarak. Ben bu konuda bir çok okuma yapmama rağmen bakın atlamıyorum konuya.

Eğer seviyeli ve kişisel saldırmalar olmayacak bir sohpet yapabilcekseniz ki hiç zannetmiyorum, devam ediniz...


ne demek , - sohbet yapabilecekseniz-, herkesi suclamak ne demek...siz gorevinizi yapin , yapabilenlerle yapamayanlari ayiklayin...yoksa niye varsiniz ki.


En son dr-Lin tarafından 10.12.2012 - 14:41:26 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
healer
PROFESOR

PROFESOR



Kayıt: Jul 14, 2007
Mesajlar: 3097
Nerden: istanbul
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:40:18
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


sinaner83 demiş ki:
hala bana türkiye toplumunda evrimi destekleyen %1-2 iken burda %40 olmasını açıklayamadıız biz doktorlarda mı sorun var toplumdamı Smile))


IQ ile alakali


Country

Percent who say religion is very important/IQ
(from Lynn & Vanhanen)

Angola 86 69

Argentina 39 96
Bangladesh88 81
Bolivia 66 85
Brazil 77 87
Bulgaria 13 93
Canada 30 97
Czech Rep 11 97
France 11 98
Germany 21 102
Ghana 84 71
Great Britain33 100
Guatemala 80 79
Honduras 72 84
India 92 81
Indonesia 95 89
Italy 27 102
Ivory Coast91 71
Japan 12 105
Kenya 85 72
Mali 90 68
Mexico 57 87
Nigeria 92 67
Pakistan 91 81
Peru 69 90
Philipines 88 86
Poland 36 99
Russia 14 96
Senegal 97 64
Slovakia 29 95
South Africa87 72
South Korea25 106
Tanzania 83 72
Turkey 65 90
United States59 98
Uganda 85 73
Ukraine 35 96
Uzbekistan 35 87
Venezuela 61 88
Vietnam 24 96


En son healer tarafından 10.12.2012 - 14:41:39 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
fwzy
Uzman Dr.

Uzman Dr.



Kayıt: Oct 12, 2012
Mesajlar: 1915
Nerden: ordan burdan
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:40:40
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


sinaner83 demiş ki:
tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile


ahahah Very Happy maymundan evrimleştiimiz hariç kalanına inansak olmuyo mu ?
kampanya paketi flan olsa mesela ? Smile
çünkü ona inanınca islam dinini reddetmiş oluyosun direk..
ben ikisine de inanıyorum maymun olayı hariç Smile

_________________
and the grammy awards goes toooooooo
Doğuş with ''naptın gari nettin gari lo'' !!!
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
insanoglu
Comez Asistan Dr.

Comez Asistan Dr.



Kayıt: Oct 07, 2012
Mesajlar: 365
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:42:30
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


dr-Lin demiş ki:
mhurkan demiş ki:
insanoglu demiş ki:
mhurkan demiş ki:
Höööyt gene mi hortladı bu. Smile

tıpçı forumunda neyin hortlamasını isterdin? Efendi erkeklerin niye tutmadığının mı yoksa Hangi erkeğin "can" olduğunun mu?



Dosrum bu konu ile ilgili daha önce yazdığım yorumları oksaydın bu şekilde bir cevap yazmadın. Hatta git oku ve pişman olarak sil yazdığın mesajı.

Evrim gibi lastik konuyu, felsefeciler, din adamları, bilim adamları senelerden beri tartışıyor ve bir arpa boyu yol alamamış. Burada 1-2 kitap okyup atıp tutup, hatta birbirine hakaret eden bir "cürüh" istemedim için, "gene hortladı" dedim.

Çünkü bu hortlamanın sonu; 1-2 ban, 1-2 hakaretten ileri gidemeyecek. Birileri "din" düşmanlığı yapmak için, birileri "evrime çocuk oyuncağı" muamelesi yapmak için atıyor bu konuyu ortaya.

Evrimi "bilimsel" olarak tartışabilcek yeterliliğe sahip miyiz? Hem dini, hem felsefi hem de bilimsel olarak. Ben bu konuda bir çok okuma yapmama rağmen bakın atlamıyorum konuya.

Eğer seviyeli ve kişisel saldırmalar olmayacak bir sohpet yapabilcekseniz ki hiç zannetmiyorum, devam ediniz...


ne demek , yapabilecekseniz, herkesi suclamak ne demek...siz gorevinizi yapin , yapabilenlerle yapamayanlari ayiklayin...yoksa niye varsiniz ki.


evet katılıyorum, tustabibe de sana da. Olabildiğince karşıdakinin sinirlerini cilalayarak konuşmaya çalışıyor iki tarafta yeri geldi mi katılıyor yeri geldi mi eleştiriyor. 60 sayfa tıkırında ilerlemiş konuya böyle bir eleştiri haksız bence. zira tıp forumu tartışma forumu olmalı. 100 sayfa "can" olan erkekteki dostluk ortamına, minimal gergin "evrim" konusunu görüşüm odur ki br çok arkadaş yeğ bulur
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
Drtus Reklam






TarihTarih: 13.10.2009
. Mesaj konusu : DrTUS Reklam
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==

Başa dön
mhurkan
DrTus Moderatoru

DrTus Moderatoru



Kayıt: Apr 04, 2011
Mesajlar: 3184
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:42:33
Mesaj . Mesaj konusu : 
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


tustabib34 demiş ki:
mhurkan 60 sayfadır devam ediyor tartışma sakin şekilde hatırlatmak isterim Smile



o 60 sayfada ben 10 nun üzerinde ban yaptım arkadaşım...Kaç tane mesaj sildiğimi hatırlamıyorum bile.

Buyruınuz devam ediniz. Ben buradayım. Smile


dr-Lin demiş ki:

ne demek , yapabilecekseniz, herkesi suclamak ne demek...siz gorevinizi yapin , yapabilenlerle yapamayanlari ayiklayin...yoksa niye varsiniz ki.


Valla bu konu ile ilgili tartışmayı bu forumda yada diğer takip ettiğim bir çok forumda, tam anlamı ile, birbirine bulaşmadan, hakaret etmeden atlatabilen bir topluluk görmedim, efenim. Kişisel almayın laflarımı genel konuşmak gerekirse, biz bu yetiye sahip değiliz.

_________________
Haksızlık karşısında susanların sonu, haksızlık karşısında ölenlerinkinden daha kötü olacaktır.
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
healer
PROFESOR

PROFESOR



Kayıt: Jul 14, 2007
Mesajlar: 3097
Nerden: istanbul
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:46:08
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


Prof. Dr. M. Kerem Doksat - 13 Kasım 2006 Pazartesi
İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD Duygudurum Bozuklukları Birimi Başkanı

EVRİMSEL PSİKOLOJİ

"Psychologia" teriminin kökünde kadim Yunanca psukhe (kelebek) ve logos (bilim, teori) yatar. Kelimeyi ilk olarak "ruhları çağırma ilmi anlamında kullanan ve ontoloji teriminin de mucidi olan Alman skolâstik filozofu Rudolphe Goklenius'tan (GOCLENIUS Goeckel, Rudolph Göckel veya Rudolf Goclenius 1547 - 1628) bu yana sekülarize olup, pozitivizmle buluşması yaklaşık 450 sene almıştır. Zâten bütün dinlerde ve mistisizmlerde, folklorik inançlarda rûh anlamına gelen kelimeler ya soluk veya nefes alıp verme (rûh, Chi, Seele, Spirit), ya da uçma veya pırıldama anlamındaki kelimelerden türemiştir. Gözle görülemeyen, tasvir ve târif edilemeyen ama canın temsili olan tabiatüstü bu varlığın isminin animizme dayanan ve soyut mefhumları onlara en yakın somut kavramların isimleriyle anan yaklaşımdan neş'et almış olması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Cin kelimesinin de benzer bir hikâyesi vardır; cinnet ve cennet lâfları cinden gelir.

Türkiye'de nedense psikoloji karşılığında "ruhbilimi", psikiyatri karşılığında ise "ruh hastalıkları bilimi" lâfları kullanılır olmuş (doğrusu akliye), bu da tamamen dinî ve metafizik bir anlamı olan rûhla uğraştığını iddia eden ne kadar şarlatan varsa, âdeta bizleri onlarla meslekdaş kılmıştır. Meselâ Araplar psikoloji karşılığında "ilm-i nefs demektedirler; yâni gene soluk anlamından türeme "nefs kelimesini tercih etmişlerdir ki, doğrusu da budur. Eski Türkler'deki "tın veya "tin de ses çıkarabilme anlamında kullanılırdı. Bunun için psişik anlamında tinsel denmesi de, psikoloji karşılığı tin-bilim denmesi de yanlıştır. İndirgeyici bir târifle psişeyi beynin işlevleri olarak tanımlamak ne kadar doğru? Beyin hakkındaki bilgilerimiz ne kadar ki? Mevcut bilgilerimiz şuûr (bilinç) anlayışı açısından yeterli ve doğru mu?

Önceleri sâdece davranışların (duygu, düşünce ve hareketlerin hepsi davranışlardır) tetkiki hedeflenmiş, çeşitli ekoller bunun nasıl yapılacağı argümanından doğmuştur.

Önceleri içe-bakış ve iç-gözlem (introspection) yöntemi kullanılırken, özellikle Kant buna karşı çıkarak, bir kişinin hem gözlemleyen hem de gözlemlenen olamayacağını öne sürmüştür.
Buna mukabele olarak ampirik psikoloji (gözleme ve deneye dayanan psikoloji) üzerinde durulur olmuştur.
Bu da davranışçı psikoloji (behavioral psychology), bilişsel psikoloji (cognitive psychology), deneysel psikoloji (tecrübî: experimental psychology) gibi şûbelerin doğmasına yol açmıştır.
Kant'ın bütün çabalarına rağmen, Sigmund Freud ve takipçileri içe-bakışı tekrar psikolojiye sokarak analitik (tahlilî) psikolojiyi gündeme getirmişlerdir. Bu paradigma da sonraları derinlikler psikolojisi (Jung), bireysel psikoloji (Adler), kendilik psikolojisi (Kohut) gibi birçok mezheplere bölünmüştür.
En sık rastlananpsikiyatrik hastalık olan depresyonun izahı için geliştirilen modeller devreye girmiştir. 1. Agresyonun Kişinin Kendine Çevrilmesi Modeli: Klâsik Freudiyen teoriye göre getirilen bu yaklaşım bütün depresyon vak'alarını izah edememektedir. Öfkeli, saldırganlık sergileyen depresyon hastaları buna örnek olarak gösterebiliriz. Ayrıca, bastırılmış (represe edilmiş: şuurdışında bastırılmış) veya refule edilmiş (suppression: şuurdan şuurdışına itilmiş) agresyonun ifâde edilmesinin yâni dışa vurulmasının depresyonu iyileştirdiğine dâir güvenilir bilimsel bilgiler de mevcut değildir. 2. Nesne Kaybı ve Depresyon: Bu model de bütün depresyon vak'alarını izah edememekte, her hastada mutlaka gerçek, sembolik veya hayâli bir nesne kaybı bulunamamaktadır. Bu modele uyan hastalarda İnterpersonel Psikoterapi (İPP) daha çok faydalı olur. 3. Kendine Saygı (Özsaygı: Self-Esteem) Kaybı ve Depresyon: Egonun ulaşılamaz mâhiyetteki amaçlara ve hedeflere ulaşamamaktan dolayı narsisist zedelenmeye mâruz kalması, bunun da thanatotik enerjiyi (klâsik psikanalizde bütün canlılarda ortak olarak bulunan yaşama içgüdüsüne Eros, ölüm içgüdüsüne de Thanatos denir) harekete geçirmesi mekanizmasını depresyonun ortaya çıkmasından sorumlu tutan bu model de kendine saygının yüksek olduğu hipomanik, manik veya narsisist kişilerde belirgin bir hayat olayı yokken neden depresyon gelişebildiğini yeterince izah edememektedir. "Hakiki narsisistler aslâ depresyona girmez şeklindeki klâsik dayatma da, teorilerin gözlemlere değil, gözlemlerin teorilere uydurulması çabasına bir örnektir. 4. Kognitif Model: Pensilvanya Üniversitesi'nden Aaron Beck'in ortaya koyduğu bu modele göre olumsuz düşünceler (kişinin kendisinin çaresiz, ümitsiz ve değersiz olduğunu düşünmesi gibi) klinik depresyonun temelini oluşturur. Bu, bir kognitif triada yol açar: Depresif hastalar kendilerini çâresiz hissederler, geçmiş ve mevcut olayları böyle yorumlarlar ve gelecekten beklentileri de aynı olumsuzluğu taşır. Bâzı depresyon hastalarında etkili olan Kognitif-Davranışçı Psikoterapi'nin (KDP) geliştirilmesine esas teşkil etmiş olan bu modelin zayıf tarafları arasında zâten depresyondaki hastalarda gerçekleştirilen gözlemlere istinat etmesi ve -dolayısıyla- yordayıcı (predictive) değerinin pek olmaması, bilhassa vejetatif belirtilerin nasıl ortaya çıktığını izah edememesi sayılabilir. 5. Öğrenilmiş Âcizlik (Çâresizlik) Modeli: Gene Pensilvanya Üniversitesi'nden psikolog Martin Seligman'ın geliştirdiği bu yaklaşımda geçmiş olumsuz yaşantıların birikimi sonucunda, yeni olumsuz durumlar karşısında çâresiz kalmanın depresyonun sebebi olduğu ana fikri söz konusudur. Bu modelin de bütün depresyon hastaları için geçerli olduğunu iddia etmek güçtür fakat, özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde, zorlayıcı hayat olaylarının bu mental şemayı aktive edebileceğini öngörebilmesi açısından değerlidir. 6. Depresyon ve Pekiştirilme: Oregon'lu psikolog Peter Lewingston'un geliştirdiği bu modele göre depresif davranışların temeli uygun ve yeterli ödüllerin olmamasıdır. Bâzı ortamlar sürekli olarak kişileri ödüllenme ve kendine olan saygısının pekişmesi fırsatından mahrum bırakmakta, bu da o kişileri müzmin bir sıkıntı, haz duyamama ve -kaçınılmaz olarak- yeis (ümitsizlik) hâline sokmaktadır. Bu yaklaşım daha ziyâde toplumsal bedbahtlığı açıklamakta ama depresyon için yeterli görünmemektedir. Başka bir benzer yaklaşıma göre, hak edilmeyen ödüllere mâruz kalma kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine yol açar; toplumsal becerilerin yetersizliği depresyona zemin hazırlar ve kişinin herhangi bir ortamdaki potansiyel ödüllendirmelere cevap verebilme kapasitesini kısıtlayan bu durum kendine olan saygısının iyice düşmesine yol açarak depresyona sebep olur. Bu modelin zayıf tarafı, pekiştirilme eksikliğinin zaten depresif hastalığın kendisinin sebep olduğu toplumsal defisiti dikkate almayıp, indirgeyici bir bakış açısı getirmesidir. Gene de, ödüllenme mekanizmasını işin içine sokarak, saf psikolojik modellerle biyolojik kavramlar arasında bir köprü oluşturmaktadır.
Peter Lewingston'un bu yaklaşımı, beyindeki Ödüllenme Sistemi (mezolimbik sistem: nukleus akkumbens ile ventral tegmental alan arasındaki dopaminerjik ve peptiderjik devre) keşfedilince büyük değer kazanmış ve biyolojik psikoloji (biological psychology) akımı doğmuştur. John Huglings Jackson'un ve Penfield, Wilder [Graves]'ın lokalizasyon deneylerinin yerini günümüzde fMRI (functional magnetic resonance imaging) ve PET (positron emission tomography) teknikleri almış, bunu bilgisayarlı EEG ve manyetoensefalografi gibi teknikler de zenginleştirip sinir-bilimdeki (neuroscience) gelişmelerle beraber yorumlayarak değerlendiren biyolojik psikoloji hem normâl hem da anormâl akıl hâllerinin sentetik yorumunu bize sağlayan hoş bir mecra kazanmıştır. Son hâliyle de evrimsel biyolojiye sırtını dayamış bulunmaktadır.

Karl Popper'dan beri bilimin târifi "yanlışlanabilirlik ilkesine oturtulmuştu. Son onyıllarda iyice netleşen kaos teorisi, puslu (fuzzy) mantık ve kuantum teorisi, belirsizlik ilkesi, holografik evren anlayışı, Hawking'in M Teorisi ise rasyonalizmi kendine yol olarak seçmiş ortodoks bilim anlayışını derinden sarstı. Rûhanî psikoloji (spiritual psychology) anabilim dalları kurulur oldu.

Zâten hâlâ biyolojik belirteçlerden yana çok fakir ve tamama yakını uzman konsensüsleriyle (ittifakıyla) târif edilmiş "disorderlarla uğraşan, bu sebeple de yumuşak karnı a priori sırıtan psikiyatrinin işi iyice zorlaştı. Batı kültürüne göre hazırlanmış DSM ve ICD sistemleri diğer kültürler için asla yeterli olmuyor. Çinliler kendi taksonomi ve nozolojilerini kurdular. Üstün Hristiyan Beyaz Adam'ın bütün dünyayı kendine benzetme gayretleri tutmadığı gibi, geri de tepmekte.

Bütün bunların ortasında bunalan ve bilim olmaktan çıkıp dinleşmeye başlayan, mezhep ve tarikatları türemeye ve mevcut dinlerden, ideolojilerden artan bir ivmeyle etkilenmeye başlayan psikiyatriyi nasıl homojenize edeceğiz, nasıl önleyeceğiz bu entropiyi? Yoksa iş zâten olacağına varacak ve hastalanmış psişenin pratisyenleri mi olacağız? Amigdala deyince küfür sanan analitik yönelimli psikiyatrla, dinamik formülasyon deyince şaşkın şaşkın bakan biyolojik psikiyatrı nasıl yapıp da aynı lisanı konuşur hâle getireceğiz? Psikiyatrinin bütünleyici, kucaklayıcı, negentropi yapıcı yeni bir paradigmaya ihtiyacı yok mu?

Bence var, hem de âcilen. Yoksa danışanlarımızı, hastalarımızı elimizden kaybedeceğiz artan bir ivmeyle; ediyoruz da zâten.

İşte, evrimsel psikoloji (evolutionary psychology) ve evrimsel psikiyatri (evolutionary psychiatry) böyle bir holistik çerçeveyi bize sunar gibi gözükmekte. Sinirbilimini, beyin görüntülemelerini, klinik ve deskriptif psikiyatriyi, analitik ve dinamik psikiyatriyi, kültürel psikiyatriyi bütün inanç sistemlerine de saygıyı koruyarak kucaklama ihtimâlini bizlere sunmaktadır. Randolph M. Nesse'nin ifâdesiyle (2002), "evrimsel biyoloji psikiyatrinin temel bilimi hâlini almıştır ve evrimsel çerçeve de psikiyatrinin yeni paradigması olmuştur.

EVRİM

2006 senesi başlarında 48 yaşında iken ilk defa psikotik mani hecmesi geçirip tamamen toparlanan ve hâlen lityum'la koruma tedavisi altında olan çok entellektüel ve elit bir hastam bana şöyle dedi: "Doktor bey, önceden Tanrı'yla, dinle pek aram yoktu. Bu hastalık beni Tanrı'yla tanıştırdı.

Bu çok önemsiz gibi görülebilecek cümle uzun senelerdir kafamı kurcalayan bir mes'elenin ampulünü tekrar beynimde yaktı. "Akıl hastalığı [mental disease] veya Batı Kültürü'nün ifâdesiyle "zihin düzensizliği [mental disorder] ne kadar ve ne zaman hastalıktır? Bir ferdin eşsiz yaşantılarını hangi kıstaslara göre böyle bir damga ile değerlendirmekteyiz? DSM ve ICD sistemlerinin "psikotik belirti olarak kabûl ettiği hallüsinasyonlar [hallucinations: varsanılar], hezeyanlar [delusions: sanrılar] ve belirgin derecede ağır davranış bozukluğu [grossly disorganized behavior] gösteren her kişi gerçekten deli [insane] midir? Bunların olmadığı bâzı varoluş biçimleri, meselâ İspanya'da Montserrat'ta Tanrı'ya daha yakın olabilmek için 700 küsur metre yüksekliğe kocaman bir katedral inşâ edip, civarlardaki mağaralarda yıllarca dua eden ve kimselerle konuşmayan keşişler, girdiği derin meditasyon hâlindeyken sessiz sedâsız ölen ama cesedi çürümeyen Budist râhip gerçekten de sağlıklı mıydılar? İnsanın içine cin ve İblis girebileceğine inanan ve hâlâ şeytan çıkarma [exorcism] yetkisi olan Vatikan'ın Katolik dinine inanan yüz milyonlarca insan ve bunu yapan râhipler şizofren mi? Hemen her gece âcil servislere içindeki cinin verdiği rahatsızlıktan dolayı konversiyon veya dissosiyasyon nöbetiyle gelen Türk kadınlarının hepsi de şizotipal mi? Normâlliğiyle, anormâlliğiyle, insanın durduğu nokta nedir? Hakikaten bilen var mı?

NATÜR

Fıtraten [connate] dünyaya getirdiğimiz, hilkatimizde [innate] bulunan davranışsal özelliklerimiz var mı, yoksa her şey doğduktan sonra yaşadıklarımızla mı tâyin ediliyor? Yâni, doğamız [nature: tabiat] bizim davranışlarımız üzerinde ne derecede rol oynar?

Sigmund Freud'un önderliğinde kurulan klâsik psikanaliz yeni doğan bebeği bir tabula rasa gibi telâkki ediyor, psikoseksüel gelişimin temelini de özellikle anneyle olan ilişkisinin oluşturduğunu savunuyordu. Sonradan intrauterin [rahim içi] fazdan da bahsedilmesiyle öğreti gelişti. Dedesi Erasmus Darwin'in Kitab-ı Mukaddes'teki yaratılış hikâyesini eleştiren yazılarından da etkilenen Charles Darwin, gittiği seyahatte gördüklerini Türlerin Kökeni kitabında yorumlayarak anlattı.

"Teizm [Katoliklik] mi materyalizm mi haklı gibi kısır tartışmalarla boğuşan moralist çoğunluğun yanı sıra, bütün canlıların bir evrim ile geliştiğinden ilk defa bu kadar net olarak haberdar olan kognitif azınlıktan kişiler yâni bilim adamları psişik dünyamızın bu işten nasıl nasiplendiğini araştırmaya başladılar (Waddington 1976). Papa John Paul II 1996 Ekimi'nde da ABD'de yaptığı bir konuşmada Katoliklik'le Darwinizm'i buluşturan bir demeç vererek, "bu bir hipotezden ötedir dedi. Sonradan seçilen yeni Papa Benedict XVI yâni Alman Profesör Joseph Ratzinger'in 2006'daki görüşleri pek farklı değildi (The New York Times September 2/2006) ve Amerikan icadı Bilinçli Tasarım Teorisi ile yakınlaşmaktaydı.

Freud''un önce talebesi ve "veliahdı, daha sonra en ciddi muarızlarından biri olan Jung "ortaklaşa bilinçdışı [collective unconscious]" ismini verdiği, günümüzde "filogenetik psişe (phylogenetic psyche) dediğimiz ve arketiplerle [archetypes] bize ulaşan evrimsel bilgiden bahsetti. Kalıtıma aracılık eden genler de hemen aynı dönemlerde keşfedildi. Genlerin taşıdığı bilgi sâdece anne ve babadan gelen değil, onların da ta kendi filumlarının, hâttâ bütün canlıların evriminden gelen bâzı bilgileri ihtiva eder. Hâttâ canlılıkla cansızlığın arasındaki sınır çok sisli ve tedricî olduğuna göre, evrenin ta ilk anlarından gelme bâzı bilgiler de tevârüs ediliyor olmalıdır; sonuç olarak bütün varlıklar aynı kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmaktadır. Yâni temel ve esas, dolayısıyla nihâî bilgi [ultimate knowledge] bir şekilde ve bir dereceye kadar taşınmış olmalıdır. Meselâ akut stres cevabının tipik davranışsal tezahürlerinden biri olan donakalmanın [freeze] daha ileri formu olan katatoninin evrimsel ve adaptasyonist bir arketipal örüntü olduğu ileri sürülmüştür (Moskowitz 2004); zâten diğer cevaplar da tamamen evrimseldir: Kaç [flight] veya dövüş [fight] (Bracha 2004).

"Biyo-psiko-sosyo-kültürel bir bütün olan ve bu bütünü meydana getiren parçaların tek tek toplamından fazla ve farklı bir varlık olan insanla ilgili hiç bir şey gibi, insanın varoluşu konusunu da tek boyuttan inceleyip anlamak mümkün değildir. Her ne kadar pek çok kaynakta bu yaklaşım "biyo-psiko-sosyal şeklinde geçmekteyse de, kültürel kürenin sosyal kürenin de üzerinde durduğundan rahatlıkla bahsedebilir [karıncalar çok sosyaldir ama kültürleri yoktur].

CANLI SİSTEMLERİN DİĞER SİSTEMLERDEN FARKLI VE ONLARA BENZEYEN TARAFLARI AŞAĞIDA ÖZETLENMİŞTİR:

1. Canlılar entropiyi tersine çevirebilme, yâni negentropi yapabilme yeteneğine sâhiptirler; yâni canlı sistemler açık [negentropik] sistemlerdir. Gene de, eninde sonunda entropiye yenik düşerler, yâni ölürler.

2. Canlılar homeostazislerini korumak zorundadırlar ve kendilerini dahilî ve haricî dünyadan haberdar edecek algılayıcı[receptive], idrak edici [perceptive], değerlendirici, karar verici ve icrâ edici [executive] sistemlere ihtiyaçları vardır. Yâni iç veya dış uyaranlara cevap verebilme yetenekleri vardır, başka sistemlerle etkileşime girerler, bu etkileşim onların davranışlarını da etkiler; bu alt sistemler bütün canlılarda zaman-mekân sürekliliği içerisinde, birlikte hareket ederler ve bunların da işlevlerini bütünleştiren sistemler, yapılar mevcuttur.

3. Her bir canlı türü kendine has yapısını ve işlevlerini sürdürme gücüne sâhiptir; gene her bir tür, kendisini oluşturan alt sistemlerin veya öğelerin kendine has ve faydalı işlevlerini sürdürme yeteneğindedir: pankreasın ensülin, pineal bezin melatonin salgılaması gibi.

4. Canlıların bir metabolizmaları vardır. Yâni dışarıdan aldıkları çeşitli madde ve enerji formlarını kendileri için faydalı ve homeostazislerini korumaya yarayacak madde ve enerji formlarına çevirirler [nutritive: beslenmeye yönelik güç]. Bu faâliyetin yapıcı [constructive] kısmına anabolizma, yıkıcı [destructive] kısmına katabolizma, aradaki safhaya da intermedier metabolizma denir. Aynı şey bütün canlı sistemler için geçerli olmak üzere psişik plânda da mevcuttur.

5. Canlıların hareketlilik özellikleri vardır ve uyaranlara tepki verirler. Motor faâliyet veya mobilite-motilite, taksis [taxis] [fototaksi, kemotaksi, termotaksi], tropizm [tropism] vs. Doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan refleksler, içgüdüler, sâbit eylem örüntüleri ve öğrenilmiş davranışlar da canlının evrim düzeyi arttıkça devreye girer. Bitkilerde de fototropizm hareketler mevcuttur.

6. Canlılar çoğalırlar [üremeyeyönelik güç: germinative power: reproductivity].

Bu özelliklerin çoğuna sâhip olmayan ama "canlı değil" demenin de kolay olmadığı virüsleri ve prionları hatırlamamak elde değil...

Evrim ilerledikçe, merkezî karar organının organizmanın baş bölgesinde yerleştiğini ve tek bir ana sinir merkezinin geliştiğini görürüz ki, buna beyin [encephalon], bu evrimsel sürece de ensefalizasyon denir. MacLean (1969) memelilerin beynini üç tane iç içe geçmiş ama işlevsel devamlılık ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna "triune" demişti: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni [proreptilian brain: R complex] bazal nukleusları [stiatal kompleksi] ve ta sürüngenlik aşamasından kalma yapıları ihtiva eder; günlük rutinlerin, subrutinlerin ve birtakım prosemantik [pre-linguistik] işlevlerin icrâsından sorumludur. Onun üzerinde eski memeli beyni [paleomammalian brain: limbik beyin veya viseral beyin] bulunur ve memeli hayatı için elzem olan bakım, annelik ihtimamı ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranışları düzenler. En evrimleşmiş olarak dıştaki yeni memeli beyni [neomammalian brain: neocortical brain] yer alır ki, hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hâfıza ve çağrışımların düzenlenmesinin yanı sıra, Homo sapiens sapiens'te lisan yoluyla iletişimi düzenler.

Bütün bilinen canlı türleri arasında beyni en tekâmül etmiş olan insandır. Gerek toplam beyin hacmi, gerek frontal ve temporo-pariyetal korteksin kalınlığı, gerek korteks/subkorteks oranı insanda en yüksek ölçüdedir. Diğer bâzı hayvanların beyinleriyle mukayese edildiğinde, insan beyninin evrimi daha iyi anlaşılacaktır. Sıçan beyninden insana doğru incelendiğinde, biyolojik evrimin inkâr edilemez delillerini görürsünüz. Global tekâmülün yanı sıra, insan beyninde bâzı bölgelerin çok daha geliştiği, bâzı bölgelerinin ise gerilediği fark edilir. Prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sâdece %3.5'unu, maymunlarınkinin %11.5'ini, insanlarınkinin ise %30 kadarını oluşturur. Buna karşılık, primer vizüel korteks maymunlarda %17, insanlarda sâdece %1.5'lik kısmı kaplar. Bunun finalist-teleolojik izahı çok basittir: Zekâ ve soyut düşünce ile ilgili bölgeler geliştiği oranda, daha basit ve türün hayatiyetini idâme ettirebilmesi için elzem işlevlerin önemi azalmaktadır.

Koku duyusu bir köpek için vazgeçilmez önem taşır; hele tabiî şartlar altında, koku alamayan bir köpeğin hayatta kalması mümkün değildir. Bu yüzden de köpeklerin "koku beyni" insana nispetle müthiş gelişmiştir; hâlbuki koku almadan yaşayan milyonlarca insan mevcuttur. Kezâ insan beyninin dopaminerjik donanımı ve medial temporal lobun entorinal korteksi de en gelişmiş olandır.

Bütün canlılarda ortak olarak yaşama ve yaşatma, öldürme ve ölme, çoğalma temel itici güçleri vardır ve diğer bütün davranışlar da bunlara indirgenebilir. Yaşama-yaşatma yönünde işleyen temel itici güce Eros, ölme-öldürme yönünde işleyene de Thanatos ismi verilmiştir. Türün devamı için de, bu iki impetustan [itici güçten] kaynaklanan cinsellik [enerjisi libido] ve saldırganlık [enerjisi destrüdo veya destructo] bütün canlılarda ortaktır. İçgüdü ve dürtü kavramları üzerindeki bâzı tartışmalara değinmek istiyorum. Freud eserlerinde Almanca "Triebe" kelimesini kullanmış, sonradan diğer lisanlara yapılan tercümelerde kavramsal ve terminolojik tartışmalar doğmuştur. İçgüdü [instinct], târifi üzere, türün devamını sağlamaya yönelik ve o türe has, doğuştan mevcut stereotipik eğilimleri ifâde eden bir terimdir ve Freud'un da çok etkilendiği Darwin ekolünün kazandırdığı bir kavramdır. Dürtü [drive] ise benzer amaçlara hizmet eden, biyolojik kaynaklı psişik itici güçleri ifâde eden bir terimdir. Bu iki kavramın iç içeliği sebebiyle, içgüdüsel dürtüler [instinctual drives] gibi terimlerin hâlen de kullanıldığını görüyoruz.

Evcil hayvanların, tıpkı insanlar gibi, içgüdülerini kontrol etmeyi öğrenebildiklerini biliyoruz. Freud bu temel eğilimlerin evrim yoluyla tevârüs edildiğini kabûl etmekle beraber, Jung gibi bir tahlile girmemiştir. Evrim skalasında yükseldikçe, içgüdüsel davranışla öğrenilme yoluyla kazanılan davranış dengesi ikincisi lehine değişmektedir. Gene de, içgüdüsel eğilimlerin tamamen kaybolduğunu söylemek de facto mümkün değildir. Bütün hayvanlardan farklı olarak, "kendini aşabilme" kapasitesinde, mecburiyetinde, hâttâ mahkûmiyetinde olan tek varlık insandır. Bâzı kişilik özelliklerinin kalıtsal olduğu bilimsel olarak gösterilmiştir (Doksat ve Savrun 2001, 2002).

EVRENİN EVRİMİ

Evrenin varoluşunun muazzam bir patlamayla gerçekleştiğini önce bir Katolik papaz olan George-Henri Lemaître 1920'lerde dinsel düşünceyle bir atomo primitivo'dan bahsederek, Rus Yahudisi asıllı Amerikalı Ateist hümanist bir teorik fizikçi olan George Gamow 1940'larda bilimsel düşünceyle, birbirlerinden habersiz olarak ileri sürdüler.

Hâlen de bu iki zıtmış gibi görünen argüman sürmektedir (Holder 2004). Gerçekten de dünyamızdaki gözlem evlerinden izlenen uzak galâksilerin ışığındaki kırmızıya kayış, bunun ispatı olarak kabûl edilmektedir. New Jersey'deki Bell Laboratuarı'ndan Penzias ve Wilson, Samanyolu'nun dış kısımlarından gelen belirsiz radyo dalgalarını ölçmeye çalışıyorlarken, bunun yerine, gökyüzünün her tarafından eşit olarak gelen bir ışınım [radiation] buldular. Önce bunun güvercin pisliklerine bağlı bir parazit olduğunu sanıp teleskoplarını iyice temizlediler ama sonuç değişmedi. Işınımın bütün yönlerdeki parlaklığı aynı idi ve yaklaşık 3 ° (tam olarak 2.7 °) Kelvin sıcaklığındaydı. Buluşları onlara Nobel Ödülü kazandırdı.

Evrenin genişlediği 1920'lerden beri biliniyordu. Bu genişlemenin hızı da, 14 milyar yıl kadar önce bütün maddenin tek bir anda aynı noktada bulunması gerektiğini gösteriyordu. 1992'deki daha başka gözlemlerin raporları, evren bilimcileri anlaşmadan aynı fikirde oybirliğinde birleşmelerini sağladı: Evren 14 milyar yıl önce var olmuştu [13.7 ilâ 14.3 arası ufak hesap farklılıkları var]. Bu ilk infilâktan bu yana çok daha küçük patlamalar hâlen devam etmekteydi (süpernovalar) ve evren genişleyip büyümeye devam etmektedir.

Büyük Patlama'dan sonra evren radyasyondan yayılan çok sıcak gazla dolmuştu. Kozmik fon ışınımının bu sıcak gazdan geldiği tahmin edilmektedir. Bu gazdan temel parçacıklardan meydana gelmiştir. Büyük Patlama'dan hemen sonraki ilk anlarda neyin nasıl olduğuna dâir kesin bilgilerimiz yok, fakat oldukça güvenilir bilimsel kestirmeler mevcut. Büyük Patlama'dan 10-36 saniye sonra (saniyenin milyonda milyonda milyonda biri) evren bir bezelye cesâmetindeydi, sıcaklığı 1015 (10 milyar milyon milyon) santigrat dereceydi ve madde bugün bilinen hâllerinden birine tam uymamaktaydı. 1/100 saniye sonra evrenin sıcaklığı yüz milyar santigrat civarındaydı. Bu sıcaklıkta madde plâzma hâlindeydi ve atomlar oluşmamıştı. 1/10 saniye sonra sıcaklık otuz milyar, 1 saniye sonunda on milyar, 14 saniye sonra da üç milyar dereceye indi. İlk üç dakikanın sonunda ise bu rakam bir milyar dereceydi. Önce kuarklar oluştu ve bunlar bir araya gelerek diğer subatomik parçacıkları, protonları ve nötronları meydana getirdi; daha sonra da elektronlar ortaya çıktı. Büyük Patlama'dan 300.000 yıl sonra, sıcaklık 3000 ° K'ye düşünce bu parçacıklar birleştiler ve atomlar oluştu. Bu durum, evrene büyük bir değişiklik getirdi. O zamana kadar elektrik yüklü parçacıklar radyasyonu çok kolay emerlerdi. Radyasyon çok uzağa gidemediğinden, gaz da şeffaf değildi. Fakat nötr atomlar radyasyonu iyi ememediler. Bu durumda hareketine bir engel kalmadığından, ışınım uzayda yayıldı. Uzay genişledikçe radyasyonun dalga boyu uzadığı için, daha soğuk bir cisimden geliyormuş kanaatini vermeye başladı. Bizim radyasyonu ölçebildiğimiz şimdiki zamana kadar ışınım mutlak sıfırın ancak birkaç derece üstündeki sıcaklıklara kadar soğudu.

Soğumayla beraber elektron, pozitron, nötrino ve foton gibi parçacıkların oranları, yapım ve yıkım süratleri de değişti. Soğuma ve genişleme sürdükçe, birkaç yüz bin sene zarfında elektronlarla çekirdekler birleşerek hidrojen ve helyum meydana geldi. Zamanla daha büyük atomlar, moleküller, uzay cisimleri ve galâksiler, güneşler, gezegenler oluştu. Büyük Patlama'dan sâdece 2 milyar sene sonra dahi galâksilerin oluştuğunu biliyoruz. Evrendeki güçler elektromanyetik güç, zayıf nükleer güç, kuvvetli nükleer güç, çekim gücü gibi tiplere bölündü ama aslında hepsi aynı gücün yansımaları olmalıydı. Kayıp madde, antimadde, karadelikler gibi oluşumların varlığı sonraları keşfedildi. Kaotik gibi görünen bu gelişmelerin müthiş bir kozmik bütünlük içerisinde seyrettiği inkâr edilemez bir manzara arz etmektedir.

Fon ışınımı, Büyük Patlama'dan 300.000 yıl sonra gazın son derece homojen olduğunu göstermektedir. Gazın içinde büyük topaklar ve delikler olsaydı, bunlar radyasyonun gökyüzündeki dağılımında sıcak ve soğuk bölgeler olarak gözükecekti. Öte yandan bu yapılanma çok topaklıdır. Kümeler, ince uzun gruplar hâlinde toplanan galâksiler ve bunların aralarında boşluklar vardır. Bu büyük yapıların orijinal gazın içindeki topaklardan çıkmış olması gerekmektedir; tıpkı sütün topaklanarak peynire dönüşmesi gibi.

Büyük Patlama - Cansızdan Canlıya (ve belki de tekrar Cansıza) Giden Yol

Bu tasvir, Büyük Patlama'dan bu yana zamanın çizgisel akması modeline göre çizilmiştir. Eğer evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama (Big Chrunch) ile tekrar muazzam bir karadeliğe dönüşüp, tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, aşağıdaki gibi yorumlanabilir.

Astronomlar, kozmik fon ışınımının sıcaklığını 1960'lardan beri giderek artan bir dikkatle ölçmektedirler. Yerden yapılan son deneyler, bunların da 1 Kelvin'in 30 milyonda birinden fazla olamayacağını gösteriyordu. Yerden gözlem yapan astronomlar, kozmik fon ışınımını incelediklerinde iki hususla karşılaşmaktalar: Bizim galâksimizdeki parlak ve karanlık kısımlar, fon radyasyonundaki herhangi bir sapmayı kolaylıkla maskelemektedir. Daha kısa dalga boylarında ise Samanyolu daha zayıftır; fakat bu dalga boylarındaki ışınım dünyanın atmosferindeki su buharı tarafından emilmektedir. Buna en iyi çözüm, bir uydudaki kısa dalga boylu bir radyo alıcısıdır. 1970'lerin ortalarında, bu gözlemcilerin çoğu, NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezindeki bilim adamlarıyla işbirliği yaparak Kozmik Fon Keşif Uydusu COBE'u tasarladılar ve 18 Kasım 1989'da yörüngesine mükemmel bir şekilde oturtuldu. COBE'nin taşıdığı üç araçtan iki tânesi gökyüzünü uzun kızılötesi dalga boylarında gözlemledi. Araçlardan biri fonun ortalama sıcaklığını görülmemiş bir hassasiyetle ölçerek 2.735 K ° değerini buldu. Diğeri de ilk defa olarak, uzun kızılötesi dalga boylarında uzayın haritasını çıkardı. Üçüncü ölçüm âleti fon ışınımının parlaklığındaki sapmaları aramak için tasarlanmıştı. Hâlen, dünyanın çeşitli yerlerinde aynı derecede hassas âletlere sâhip ekipler COBE'nin görebileceğinden daha küçük, bir açı dakikası sapmalar bulmak için gözlem yapmaktadır.

Akabinde Büyük Patlama'nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündeme geldi. Karadelik, teleskop veya radyoteleskop gibi hiçbir fiziki gözlem âletiyle varlığı keşfedilemeyen, ancak etrafında meydana getirdiği tesir ve değişikliklerle teşhis edilebilen, çekim gücü sonsuza yakın olduğu için ısı, ışık ve ses dâhil her şeyi yutan son derece yoğunlaşmış küçük bir uzay sahasıdır. Yakın zamanlara kadar astronomi bilimi karadeliklerden tamamen habersizdi. Uzayda bu şekilde her şeyi yutabilecek dehşetli bir çekim gücünün varlığı hiç düşünülmemişti. Ancak, gerek fiziksel ömrünü tamamlayarak ölen yıldızların sonunun ne olduğunun yavaş yavaş anlaşılması, gerekse galâksilerin çeşitli noktalarında görülen tuhaf olaylar, birçok gök cisminin arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olması, gaz ve toz bulutlarının bir nokta etrafında meydana getirdiği spiral şeklindeki dönüşüm, uzayın bu noktalarında çekim gücü korkunç olan bir şeyin varlığını apaçık ortaya koyuyordu.

Karadelik varsayımı ilk defa Einstein'in genel izâfiyet teorisinden faydalanılarak 1939'da Amerikalı bilim adamları Robert Oppenheimer ve Hartland S. Synder tarafından açıklanmıştır. Karadelik yıldızların meydana gelişi ve devamının bir neticesidir. Milyonlarca sene boyunca parlayan bir yıldız sonunda yakıtını tüketmekte, bu yüzden şiddetli bir şekilde büzülmekte, bu şekilde meydana gelen ters tepki yıldızın tekrar ısınmasına yol açmakta ve sonunda yıldızı infilâk ettirmektedir. Patlayan yıldızın bir bölümü uzaya dağılırken diğer bölümü çekirdek büzülmesine devam etmekte ve yoğunluğu da giderek artmaktadır. Sonunda koskoca yıldızın çapı birkaç kilometreye inince yoğunluk müthiş bir ölçüye çıkar ve artık ısıyı ve ışığı yutacak bir hâle gelir. Madde o kadar sıkışır ki, meselâ 696.000 Km yarıçapındaki güneşimizin bu şekilde büzülmesi ile 2.5 Km yarıçapında bir karadelik meydana gelecektir. Yıldızlarda enerji, zincirleme nükleer reaksiyonlar sonucu meydana gelir. Nükleer füzyon tepkimesi ile birlikte hidrojen çekirdeği helyum çekirdeğine, o da karbon çekirdeğine dönüşür. Bu zincirleme reaksiyonlar akıl almaz büyüklükte enerjiler açığa çıkarır. Açığa çıkan enerjinin çoğu ısı olmak üzere muhtelif radyasyonlar hâlinde uzaya yayılır. Bu reaksiyonların milyonlarca sene devam etmesi sonucunda hacimce küçülen, kütlece büyüyen ve dolayısı ile çekim kuvveti çok fazla bir uzay sahası meydana gelmiş olur. Bu dairesel uzay sahası karadelik olarak çevresindeki gaz, yıldız, ışık gibi kütle taşıyan her cismi çekerek yutar, yâni beslenir.

Bir başka varsayıma göre karadelik süpernova olarak tanımlanan çok büyük kütleye sâhip yıldızların infilâkından sonra enerjisinin tükenmesi ile meydana gelmektedir. Süpernova demirden çok ağır metâllerden meydana geldiği için füzyon hâdisesi meydana gelemez. Enerjisini füzyon tepkimesi ile ısıya ve ışınım parçalarına çeviremeyen bu büyük yıldız sonunda infilâk eder. Samanyolu Galâksisi'ndeki güneş sisteminin böyle bir süpernovanın infilâkı ile hâsıl olduğu ve Samanyolu Galâksisi'nde buna benzer binlerce karadelik meydana geldiği zannedilmektedir. Astronomlara göre bir karadeliğin yıldızları yuta yuta büyümesi, zamanla bütün bir galâksiyi yutacak hâle gelmesine yol açacaktır.

Karadelik, küçük ve buna karşılık güçlü ise nötron yıldızı ismini alır. Nötron yıldızının meydana gelişi, nükleer enerjisini tüketen yıldızın toplam atomlarındaki elektronların ve çekirdeklerin birbirine yapışması ile olmaktadır. 10 milyon Kg/m ³'ten daha yoğun proton ve elektronlar, nötron meydana getirmeye başlatırlar. Süper sıkışık bir kütleye sâhip olan bu yıldız, kendi ekseni etrafında hızlı bir dönüş kazandığı için yeni nükleer parçacıkları, oldukça dar huzmeler hâlinde dışarıya doğru fırlatır. Bu sırada elektromanyetik radyasyon meydana gelir. Karadelik, uzayda ışığı yansıtmadığından gözlenemez, bu sebepten maddesiz bir cisim olarak düşünülmesi yanlıştır. Madde olduğu, kuvvetli çekimi ve yıldızı yutmadan önce meydana gelen ışın neşri ile anlaşılabilmektedir. 1971 senesinde Uhuru Uydusu ile Cygnassx-l uzay sahasında darbeli X ışını yayınları alınmıştı ve bu bölgede bir karadelik olduğu ispatlanmıştı. Bu karadeliğin çapı 14.5 Km ve kütlesi güneş kütlesinin on katı büyüklükteydi.

Karadeliklerle ilgili diğer bir varsayım ise daha da ilgi çekicidir. Güneş kütlesinin bir ilâ 1000 milyon katına eş bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnız enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir. Yalnızca enerji parçacıkları yayan karadelik kuvasar ismini alır. Böyle bir karadelik infilâk ederse yeni galâksiler, nebulalar meydana gelir.

Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapan ve amiyotrofik lateral skleroz sebebiyle [ALS] adaleleri her geçen gün biraz daha eriyen, 1986'da trakeotomi sonucu sesini de kaybeden, o günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuran ve hâlen tamamen felçli olan İngiliz astrofizikçi Hawking yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay'ın kapılarını açıyor ve "sonsuz sayıda eşiz evrenler var diyordu. Evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi'nin" [Theory of Everything] formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M [magic, mysterios, mother] büyülü, esrârengiz veya her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Büyük Patlama'dan evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama [Big Chrunch] ile muazzam bir karadeliğe dönüşüp tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, zaman akışı iki taraflı yorumlanabilir. Büyük Patlama'nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündemdedir. Güneş kütlesinin 1000 milyon katından da büyük bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnızca enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir.

Hawking'in teorisi, uzayı içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok-boyutlu bir lâbirent olarak görüyor. Hawking bu "kobold evrenlerin yaşayanlarını "gölge insanlar olarak nitelendiriyor. Yâni bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hâttâ belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürmüş ve temel parçacık demetinin bir karadelik yakınında bulunduğunda nasıl davranacağını hesaplamıştır. Karadelik içindeki duruma tekillik [unity: vahdet] denmektedir. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de "tekillik durumundayken Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması buluşu daha da önemli kılmıştır. Bu sâyede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı sâniyesine ulaşılabilecektir. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş ânının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın plânını ortaya çıkarmak" anlamına geldiğini düşünmektedir. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, "hiçliği" ifâde eden bir kuantumda yoğunlaşmıştı. Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal [uzunluk, genişlik, yükseklik] boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yâni sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. M Teorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplıdır. Bu bran'lar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plâkları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper-uzaya, "üç boyutlu kütlecikler hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler beş boyutlu bir uzaya vs. girerler".

Hawking, bu noktada kendi kendine "üstünde yaşadığımız dünya nasıl yorumlanmalı sorusunun cevabını şöyle verdi: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper-uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara kuantum fluktuasyonu adı vermişlerdir. Sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini verilebilir: Hologramlarda iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark edilir. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanmıştır. Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunur. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye âit üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normâlde görülemeyen bilgileri bâzen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmayacaktır. Belki de kâhinler, mistikler, peygamberler böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır [Arıtan 2004]. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Veya bir paralel dünyanın sâdece yansıması olabilir miyiz? Hawking'e göre bu soruların cevabı "evettir! Hawking'in teorisiyle kehânet, telepati, eşzamanlılık ve anlamlı rastlantılar gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine dünyanın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalıdır. Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi'nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtmektedir. Formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihâî zaferi olacağını belirtir. Belki de hâlâ esrârını koruyan parapsikolojik fenomenlerin çözümü için bu bir kapı olabilir (Doksat 1960).

Bütün bunlar evrenin klâsik görüşlerde zannedildiği gibi kapalı değil açık bir sistem olabileceğini düşündürüyor. Yâni, bir anlamda, evren canlı çünkü negentropi yapıyor ama sonunda entropiye mağlûp düşüp bir ultra karadeliğe dönüşüp yeniden patlamak üzere kendi içine gömülüyor! Ve bu hâdise her an olup bitmekte.

CANLILARIN EVRİMİ

Homo sapiens sapiens'in, yâni "farkında olduğunun farkında olan adamın" 4.6 milyar senelik dünya tarihinde 200.000 senedir varlığını sürdürmekte olduğu bilinmektedir. İnsan genomunda 35 ilâ 40.000 civarında gen bulunduğu, bunların yarısından fazlasının "sessizce durdukları anlaşıldı. Acaba gerçekten öyle mi? Mâdem canlılık tarihi 4 temel baz, 20 temel amino asid ile yazılmıştır ve türden türe, nesilden nesile bilgi intikali bunlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir, canlılık öncesi dönemden de bâzı bilgilerin evrimsel süreç içerisinde bize kadar ulaştığı varsayımının bilimsel düşüncenin nedensellik [causality: illiyet] ilkesine göre doğru olması, olmamasından daha muhtemeldir. Bu da, hepimizin genomunda sâdece canlıların değil, evrenin tamamının evrimiyle ilgili bilgilerin şu veya bu derecede muhafaza edilmiş olacağını düşündürür. E. Coli bakterisiyle insanın "sessiz gen havuzları arasında ciddi bir fark yoktur. Freud'un her şeyi doğumla başlatmasına ve bireysel bilinçdışından bahsetmesine mukabil, Jung doğuştan evrimle getirilen ortaklaşabilinçdışından [collective unconscious] söz etmişti. Günümüzde buna filogenetik psişe [phylogenetic psyche] denmektedir.

Hâlen "ontogenetik bilinçdışı [ontogenetic unconscious] veya ontogenetik bilinç [ontogenetic conscious] kavramı da söz konusudur; bu da klâsik mantıkla düşünmeye alışmış bilimsel paradigmayı sarsmakta, işin içine erekselliği [teleology] katmaktadır; bundan hoşlananlar da, hoşlanmayanlar da var (Dubrovsky 2002). Jung'un psişe modeli, işin içine kompleksleri, arketipleri ve ortaklaşa bilinçdışını kattığı için, Freud'unkinden daha mı az değerli veya geçerlidir (Kaplan ve Sadock 1996)? Meselâ Freudiyen yaklaşımın dinî inançları birtakım ego savunmaları sâyesinde geliştirilen en azından "nörotik bir adaptasyon gibi görmesine karşılık, Jung (1964) yaklaşımının ortaklaşa bilinçdışı muhtevasını kabûl edilebilir hâle getirdiği için bunların faydalı ve gerekli olduğunu iddia etmesinden hangisi daha doğrudur (Jung 1965)? Bu iki büyük mütefekkirin bitmeyen kavgasının (McGuire 1979) çağdaş yansımaları olan genetik mühendisliğin ve psikobiyolojinin, sonuçta da evrimsel psikiyatrinin son gelişmeleri altında arketipler ve filogenetik psişe kavramlarına çok daha yakın ve sıcak bakmaya başlanmasının sonucu ne olacak (Stevence ve Price 2000)? Ortaklaşa bilinçdışını Tanrı arketipine açılan yol olarak gören Jung, libido kavramını da cinsellikten çok daha aşkın bir hayatî (vital) enerji olarak ele almıştır.

Zâten ortodoks veya yenilenmiş psikanaliz(ler)in de, psikiyatrinin de uğraştığı şey zihin, yâni psişedir ve organı [donanımı: hardware] da beyindir. Psikiyatri tarihinde epistemoloji sürekli tartışılmıştır (Taylor 1988, 1989). Adolf Meyer'in (1915) psikobiyoloji kavramını ortaya koymasını, Engel'in "biyopsikososyal modeli" ve "genel sistemler teorisini" insanın varoluşuyla bağlaması zenginleştirmiştir (Engel 1977, 1980, 1982). Jaspers (1963), Wernicke ve Freud'un metodolojilerini fazla kutupsal (polar) oldukları için eleştirmiş ve psikiyatride plüralist bir epistemolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Bu eklektik tavır da bâzılarınca eleştirilmiş, bâzılarınca desteklenmiştir (Simon 1974, Yager 1977, Schwartz 1988).

Etolojik [ethologic] çalışmalarda "hem genetik kaynaklı, doğuştan getirilen, türe has içgüdüsel davranışlar vardır; hem de bunlar öğrenme yoluyla modifiye olabilmektedir ve gözlemlenen davranışlar, çoğunlukla, bu ikisinin bir karışımıdır görüşüne varılmıştır. Artık instinct yerine türe has davranış (species-specific behavior) terimi tercih edilmektedir. Nispeten stereotipik, doğuştan gelen davranış örüntülerinin (patterns) oluşabilmesi için iki kavramdan bahsedilir: Alâmet uyaran (sign stimulus) ve sâbit eylem (fixed-action). Basit hayvanlardaki karmaşık genetik davranış örüntüsü spesifik uyaranlarla aktive edilebilir; eğer hayvana kompleks uyaranlar verilirse, bunlar da, durumun tamamından ziyâde, spesifik uyarana cevap oluşmasına yol açmaktadır. İşte, bu özellikle etkili olan, belli bir tepkiyi doğuran uyarana alâmet uyaran denir. Anlatacağımız deneyle bu kavram daha iyi anlaşılacaktır: Erkek dikence balıklarının karın kısımları çiftleşme dönemlerinde kırmızı renk almakta, bu da diğer erkek balıklarda kavgacılığa, dişilerde ise yakınlaşma eğilimine yol açmaktadır. Balmumundan yapılmış model balıklarda karın boyanmadığında tepki görülmemekte, boyandığında aynı şeyler müşahede edilmektedir; yâni sırf kırmızı renk değil, bu rengin bulunduğu yer de önem taşımaktadır. Şiş karınlı dişi balıkların da erkek balıklarda çiftleşme eğilimini arttırdığı gözlenmiştir ve bu da bir alâmet uyarandır. Mutlak izolasyona tâbi tutulan dikence balıklarında da aynı alâmet uyaranların aynı davranışlara yol açtığı görülmüştür. Bütün bunlar, alâmet uyaranın yol açtığı üreme ve kavga etme davranışlarının doğuştan beri mevcut olduğunu, sonradan öğrenilmediğini ortaya koymaktadır.

Türe has davranışlarda öncelikle bir oriyante edici veya iştah uyandırıcı davranış [appetitive behaviour] fazı söz konusudur -ki, ***ın hedef nesnesini bulmasını sağlayan çeşitli cevapları ortaya çıkarır; bu nesneler eş, gıda, su veya pek çok çeşitli materyal olabilir. Akabinde tamamlayıcı[consummatory] davranış fazı görülür. En son olarak da sâbit eylem fazı[fixed-action phase]denen stereotipik hareketler örüntüsünü doğurur. Sâbit eylem örüntüsü, alâmet uyaran tarafından tetiklenmektedir. Görüldüğü gibi, sâbit eylem örüntüsü sâbit bir uyarana bağlı olarak ortaya çıkmakta ve basit reflekslere benzemektedir. Basit reflekslerden farkı ise daha karmaşık olması ve iştah uyandırıcı davranış fazını ihtiva etmesidir. Refleksin şiddeti ve süresi tamamen refleks cevaba sebep olan uyarana bağlı olduğu hâlde, sâbit eylem örüntüsü uyaran yokken de ortaya çıkabilir. Meselâ bir kedi kaçmak veya dövüşmek ikilemini yaşamak zorunda bırakılırsa, bunların ikisini de yapmayıp, yalanıp temizlenmeye başlayabilir. Bu tip cevaplara yer değiştirme aktivitesi [displacement activity] denmektedir.

Omurgalılarda sâbit eylem örüntülerinin merkezî motor programlar tarafından kontrol edildiğine dâir deliller mevcuttur: Yutma, ısırma, temizlenme, orgazm olma, esneme, kusma, irkilme gibi... Yutma eylemi, farinksin uyarılması sûretiyle, en azından on adalenin arka arkaya kasılması yoluyla gerçekleşir; adalelerden gelen periferik geri-bildirim kaynağı değiştirildiğinde adalelerdeki motor sıra değişmezken, farinksin farklı seviyelerde uyarılması ile motor çıktının şiddeti ve süresi değişebilmektedir. Omurgalılardaki ve omurgasızlardaki belli karmaşık davranışlar farklı sâbit eylem örüntülerinin arka arkaya gelmesinden oluşan kombinasyonlardan ibârettir. Kerevideslerde tek bir kumanda edici nöronun uyarılması ile bir düzine farklı adaleyi içeren karmaşık savunma cevabı ortaya çıkar. Kumanda edici nöronların kendilerini takip eden nöron popülâsyonlarının bâzılarını eksite, bâzılarını da inhibe edici sinaptik çıktıları vardır; bu nöron popülâsyonlarının birbirleriyle olan bağlantıları ile motor çıktı örüntüsü meydana gelir. Omurgasızlardaki bireysel nöronlar açlık, tahrik olma gibi karmaşık motivasyonel davranış cevaplarına sebep olurlar. Aplysia bir süre için gıdadan mahrum bırakılıp, akabinde de yiyecek gösterilerek uyarıldığında, gıda ile uyarılma örüntüsü için karakteristik birtakım davranışlar ortaya çıkar: Kalb hızının artması, başın kaldırılması, ısırma. Beyindeki tek bir nöronun ateşlenmesi ile farklı sistemlerdeki binden fazla nöron aktive olmaktadır. Memelilerde kumanda edici nöronların mevcudiyeti gösterilememiştir ama motor faâliyeti tetikleyen spesifik hücre grupları vardır, bunlar da omurgasızlardaki kumanda edici nöronlar gibi çalışırlar. Memelilerde doğuştan getirilen davranış örüntülerinin mevcut olup olmadığı pek çok araştırmaya konu olmuştur. Yavru maymunlarda doğuştan getirilen bir salıverilme mekanizması bulunduğu gösterilmiştir.

İnsan davranışlarında doğuştan gelen faktörlerin rolünün ne olduğu suâlinin cevabının verilmesi kolay değildir. Savaşmaktan sevişmeye, çalışmaktan ibâdete kadar pek çok davranışın, öğrenmenin yâni kültürel etkilerin sonucu oluştuğu düşünülmektedir. İnsanlarda prenatal hormonal etkilerin doğum sonrası cinsel davranışları etkileyebildiği bilinmektedir. Ayrıca bâzı davranış örüntülerinin evrenselliği, sâbit-eylem örüntüsüne benzer motor örüntülerin ve bâzı nispeten karmaşık motor örüntülerin öğrenme söz konusu olmaksızın varlığı, insanlarda da doğuştan getirilen davranış kalıplarının bulunduğunu göstermektedir. Genel olarak zekâ düzeyinin gelişmesinde sâdece eğitim ve öğretimle izah edilmesi mümkün olmayan genetik bir komponent vardır.

Derin tendon refleksleri, göz kırpma tepkisi, irkilme cevabı [startle] gibi basit davranışların yanı sıra, bütün insanlarda ortak birtakım dürtü ve ihtiyaçlar vardır: Açlık, susuzluk, cinsellik gibi... Ayrıca, insanın ihtiyaçları basit bir ***ınki gibi sınırlı da değildir. Hangi kültürel seviyeden olursa olsun, bütün insanların toplumsal temas ve duygusal paylaşım gibi ihtiyaçları vardır. Kompleks insan davranışlarının evrenselliğinin en güzel örneklerinden biri de heyecanların dışa vurulmasıdır. Öfke, korku, neş'e gibi yaşantıların yüze yansıyan ifâdesi hiç alâkasız ve birbirleriyle temasta bulunmamış kültürlerden gelen insanlarda aynıdır ve bu da, emosyonların dışa vurulmasının güçlü kalıtımsal yâni doğuştan getirilen faktörlerin etkisi altında olduğunun delilidir. Fasiyal motor örüntü de farklı kültürlerde benzerlik gösterir. Bâzen insanlarda da hayvanlardaki yer değiştirme aktivitesine benzeyen davranışlara rastlanır [stres altında iken veya zihinsel bir çatışma yaşarken gerinme, saçlarıyla oynama gibi].

Bütün bunları dikkate alınca, binlerce senedir mistiklerin, peygamberlerin ve şimdiki anlayışımıza göre bâzı "psikotiklerin bahsettikleri evrensel / küllî bilginin [tasavvuftaki Levh-i Mahfûz] içimizde mevcut olduğundan, en azından ona ulaşacak beyinsel holografik mekanizmaların varlığından bahsetmek mümkündür. Ulaşım da meditatif aktiviteler [transcendence: mistik, artistik yaşantılar, vecd hâlleri], birtakım özel teknikler ve sembolik-allegorik düşünce ile mümkündür. Oraya kortikal lineer / rasyonel / seri işlemli mantıkla ulaşılamaz. Mistik ve meditatif disiplinlerin hepsi bu bölgeyi bombardımana tâbi tutarak düzenleyen, ayarlayan tatbikatlardır: Zikir, ritüeller, ritüelik grup aktiviteleri, bireysel veya kollektif trans hâlleri, yoga vs. Hz. Muhammed'in de, Buda'nın da, Lao Tse'nin de, makalenin başında bahsettiğim hanımefendinin yaptıkları da oraya ulaşmaktı. Bu sâyede bütün evrimsel yâni küllî bilgiyi tattılar. Ama Hakikat konuşma lisanına dökülemez ki! Hallâc'ın "En-el Hakk'ını, hani ifâde yerindeyse Allah'ı [isteyen buna Tanrı, God, Yehova, İç Gerçeklik vs. diyebilir] târif etmek, yâni hippokampal ve üst kortikal konuşma lisanına tahvil etmek gayri mümkündür. Yaşantılar [experiences] söze dökülemez ama birer ruh hâli [psychic state] olarak yaşanabilir ancak.

Nitekim sinirbilimin öncülerinden Joseph, kitabında (1996) şu başlığı verdiği bir bölüm yazmıştır: "Limbik Sistem ve Amigdala: Tanrı'ya Uzanan Transmitter. Bu olağanüstü yaşantılar psikotik addedilemeyecek büyük mistiklerde, peygamberlerde yaşanmıştır. Günümüz sinirbiliminde buna yol açabilecek bir mekanizma bilinmektedir: Çözülme [dissociation]. Ben bu patolojik olmayan, mistik yaratıcılıkla sonlanan dissosiyasyonlara "assosiyatif dissosiyasyonlar [associative dissociations] diyorum. Patolojik olanlardan farklı olarak, bunlar bir eserin yaratılışıyla sona eriyor. Psikotik mani hecmesinden sonra Tanrı'yı keşfeden hastamda da aslında yazılı veya çizili olmayan bir eser var: Kendini aşmak. O takdirde, psikotik olanla "sağlıklı olanın turnusol kâğıdı da belirsiz! Buradaki en önemli anahtar kelime işlevselliktir.

Amigdala adındaki temporal lobun anterior kısımlarındaki küçücük nukleuslar topluluğunun işlevinin sâdece korkma-hazzetme, cinsellik-iğrenme gibi Yin-Yang tarzı en temel ve çiğ itkileri [impulses] doğurmak olduğu zannedilirken, son senelerdeki sinirbilim araştırmaları burasının aynı zamanda arkaik ve filogenetik hâfızanın da merkezi olduğunu ortaya koydu. Hippokampusun en erken 3 yaşta faâl hâle geçtiğini, ondan önceki dönemlerle ilgili hâtıraların amigdalada depolandığını, erken çocukluk çağı yaşantılarının ve travmalarının tamamen burada saklandığını, hayatın daha ileri dönemlerindeki çok şiddetli duygusal yaşantıların (özellikle travmaların) gene burayı aktive ettiğini biliyoruz artık. Amigdaladaki bilgiye rasyonel düşünceyle veya mantıkla ulaşmak mümkün değil ama meditasyonla, vecit hâlleriyle, seri-işlemideğil de paralel-işlemi devreye sokan sembolik-allegorik düşünceyle aktive etmek mümkün. Hâttâ Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR)gibi tekniklerle buranın "terbiye edilmesi ve Post-Travmatik Stres Bozukluğu gibi hastalıklarda travmadan arındırmada kullanılması gündeme geldi(Lipke 1999, Shapiro 2001).

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) çalışmalarıyla evrimsel kökenli sebatkârlık, yenilik arama, zarardan kaçınma ve ödül bağımlılığı şeklinde dört temel huyumuz [temperament] olduğunu ortaya koydu. Akiskal ve arkadaşları da duygulanımsal huyları [affective temperaments] târif ettiler.



Temel davranışsal özelliklerimiz daha döllenme sırasında belirleniyor. Evrimsel psikologların iddia ettikleri nihaî-esas sebep [ultrimate causation] düşünüldüğünde neredeyse bir alınyazısı [mukadderat: predestinaton] söz konusu. İyi de, her şeyi buna indirgeyebilir miyiz? Jerry Fodor'un belirttiği gibi, bu beyinde de belli davranışların yürütüldüğü özel amaçlı işlevsel sinirsel ağlar, yâni zihinsel modüller var. Hâttâ Chomsky'nin lisanla ilgili olarak ortaya koyduğu "lisan iktisap aygıtı [LAN: language acquisition device] ve David Marr'ın ortaya koyduğu özel görerek tanıma yeteneği insan türüne özgüdür. Karşılıklı diğerkâmlık [reciprocal altruism], baskın heteroseksüel sistem, toplumsal hiyerarşi ve mertebeleşme, canlının kendi cinsini veya kendisini barındıranı tanımasını sağlayan doğal eylem [imprinting], bağlanma sistemi [attachment system] gibi arketipal davranış stratejileri ise evrimsel skalada yükseldikçe rastlanan davranış örüntüleridir. Ama donanımda yüklü olan bu stratejilerin faâliyete geçebilmesi için öğrenme, eğitim gerekiyor (Evans ve Zarate 2000). Hayvanlar âleminde müşahede edilen saldırganlığı dört ana grupta toplamak mümkündür. Moyer'in 25 sene önce yaptığı tafsilâtlı saldırganlık sınıflaması hâlâ geçerliliğini korumaktadır (Moyer 1976).

Dikkat edilecek olursa, bütün bu saldırganlık tipleri insan davranışlarında da mevcuttur; hele sonuncusu, oldukça bize hastır. Diğer hayvanlarda rekabet önemli bir seleksiyon faktörüyken, bu rolünü insanda da koruduğu âşikârdır. İnsanlığın ilk dönemlerinde de saldırganlık, küçük grupların diğer gruplardan kendilerini korumaya yönelik pratik ihtiyaçlara hizmet etmekteydi. Ancak, pratik ihtiyaçlara hizmet eden saldırganlığın, bugün insanlığın tümünü ortadan kaldırmaya yönelik davranış kalıbı hâline geldiği de söylenebilir (Nazizm'in uygulamaları, Afrika'da, Kıbrıs'ta, Bosna'da, Makedonya'da ve Ortadoğu'da yaşananlar hazin birer örnektir).

NURTÜR

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) modelinde de önceleri iki karakterden bahsedilmiştir: Başına buyrukluk ve işbirlikçilik; sonradan, insan türüne özgü olan kendini aşma özelliğini de katmıştır. Eğer türümüze özgü temel işletim programlarını birer yazılım [software] olarak ele alırsak, bu temel set program belli kritik / epikritik dönemlerde belli yeni yazılımların ve/veya güncelleştirmelerin yapılmasını talep eder. Yâni natürün nurtürden hayat boyu beklentileri olur. Meselâ oral dönemde annenin sütünden çok sevgisi, ten temâsı ve okşayışı önemlidir. Anal dönemdeise özerkliğin ve dış dünyayla ilişkilerin düzenlenmesinin yazılımları devreye sokulmalıdır. Bunlar yeterince yapılmaz, abartılı yüklenir veya hatalı yazılımlar devreye sokulursa, ortaya psikopatolojiler çıkacaktır. Bu da, natür ve nurtür [yâni bakım veren, âile ve çevre] arasındaki mütemâdi etkileşimler sâyesinde gerçekleşecektir (Rutter ve ark. 1997), yakın süreçler [proximate processes] sâyesinde hissedilen "iyilik hâli ile bireyin "şekillenmesini sağlayacak, genotipler fenotipe -endofenotipler- dönüşecektir (McVicar 1996, Heyman 2000). Hâttâ potansiyel genetik bozuk predispozisyonların bu etkileşimler sâyesinde bir miktar düzeltilebilmesi [fenotipe dönüşmemesi] dahi mümkündür (Bronfenbrenner ve Ceci 1994). İzoseksüel ortamda yetiştirilen erkek veya dişi rezus maymunlarındaki saldırganca davranış örüntüleri arasında belirgin farklılık bulunmamış ama heteroseksüel ortamdakilerde erkeklerin daha saldırgan, dişilerin daha baş eğici oldukları gözlenmiştir. Bu da, eril ve dişil rollerdeki farklılığın yakın sebep olarak sâdece hormonlarca düzenlenmediğini ama toplumsal etkileşimin bu farklılığı tetiklediğini, yakın sebep olarak hormonal faâliyetin davranışsal etkisinin erkeklerde daha fazla ifâde edildiğini gösterir. Keza yeni doğan erkek maymunlarda androjenlerin baskılanması cinsel açıdan dimorfik davranışı etkilememiş, prenatal androjen verilmesinin ise genotipik dişi bireylerde saldırganlığı arttırdığı bulunmuştur; bütün bunlar doğum sonrası dönemden ziyâde prenatal dönemdeki hormonal etkileşimlerin davranış çizgilerinin [traits] oluşmasında rol oynadığı, postnatal etkileşimlerin çok etki yaratmadığı görülmüştür (Wallen 1996).

Benzer bulgular özellikle fötal hayatın ilk 1.5/3 ayında fötüsün genotipi XY olsa da, kendi androjenlerine direnci eskiden testiküler feminizasyon denen androjen duyarsızlığı sendromuna yol açtığı, bu çocukların dişi fenotipiyle dünyaya geldikleri bilinmektedir. Daha hafif durumların ise erkek hemcinselliğine, XX fetüslerde fazladan androjene mâruziyetin de lezbiyenliğe yol açtığı gösterilmiştir. Burada natürle nurtür karışmaktadır çünkü özellikle annenin stresi ve/veya aldığı ilâçlar bunu doğrudan etkilemektedir ve anne rahmindeki çocuk bir zamanlar zannedildiğinden çok daha reseptiftir. İşitme, kısmen de görme duyusu aktiftir. Doğum sonrası dönemdeki hatalı yazılım yüklemeleri de müsâit patolojik zemine âdeta hizmet etmektedir (Schwartz 1998).

Inspiration hem nefes almak, hem de ilham, vahiy anlamlarına gelir; doğum, ölüm, yeniden doğma fantezileriyle yakından ilgilidir. Bu ilâhî, mistik yaşantılar ontojenik açıdan üç özel hâlde yaşanabilmektedir: 1) Fallik dönemde, 2) Dinî-mistik vecd hâlleri ve vahiy yaşantılarında, 3) Artistik yaratıcılık esnâsında. Çocuk fallik aşamaya geldiğinde kendi varlığını dışarıdan tanımaya başlar. Nefes alma ve verme sırasında mumu söndürebilir, camda buğu oluşturup bunu eliyle silebilir. Bunları gerçekleştirirken kaka yapma, gaz çıkarma esnasında da çalışan karın adaleleri de kasılır. Dışkısını artık serbestçe yapabilmekte, önceleri hoşlandığı kokusundan artık hazzetmemekte, çevresindeki nesneleri iyi veya kötü olarak değerlendirebilmektedir. Bir yandan yürüyebilme, sıçrayabilme gibi bireysel, öte yandan da rüzgâr ve bulutların hareketleri, gölgeler, dalgaların hareketleri gibi dış dünyadaki esrârengiz hâdiseler onun ilgisini çeker ve varoluşunu hissetmesini sağlar. Rûyaları, gerçekle hayâl arasındaki farkı anlamasına yardımcı olur. Erkek çocuk, adaleleri de geliştikçe, penisinin ereksiyon kapasitesini gerek günlük hayatında, gerekse uçma, uçurtma uçurma, yükseklere taş atma gibi imajlarla rûyalarında fark etmeye başlar. Bunun tabiî sonucu olarak yapılan mastürbasyonlar ise korkuyu doğurur. Anal dönemdeki "yanlış bir şey yapma kaygısının yerini, fallik dönemde "felâkete yol açma düşünceleri [küçülme, kaybolma, babası tarafından kesilip atılma gibi] alabilir. Yâni bu dönemde fantezilere ve fantastik idraklere, yorumlara büyük bir eğilim vardır. Bir de bunlara Oedipus kompleksini hâlleden çocuğun kimlik gelişimini tamamlayarak omnipotan-grandiyöz-narsisist bir psişik yapıya ulaşmasını ekleyin...

METODOLOJİK ZORLUKLAR

Natür - nurtür etkileşimlerini incelerken aşırı basitleştirme veya çabucak birtakım izahlar icat etme açmazından kurtulmak epey zahmetli bir iştir ve indirgeyici değil çok yönlü olarak ele alınması gerekir (Young ve Persell 2000, Rutter ve ark. 1997). Çoğu makalede toplumsal etkileşimler üzerinde durulup, natür kısmı ihmâl edilmiştir (McVicar ve Clancy 1996). Bâzılarında ise değer hükümlerine bağlı tarafgirlik görülür (Schwartz 1998). Eisenberg (1999) natür ve nurtürün zıtlık değil karşılıklılık hâlinde ele alınması ve bu ikisinin ortasına uygun ortamın da [niche] konması gerektiğini vurgular. Nöronların ve sinapsların aşırı bereketli bir şekilde büyüyüp çoğalması, sonra da evrimsel bir program dâhilinde ölmeleri [apoptosis] ve budanması [synaptic pruning] şeklindeki gelişme boşuna değildir; öğrenme in utero başlar ve ölüme kadar da sürer. Bu aradaki etkileşimlerin uygun ortamda ve iyi bir şekilde gerçekleşmesi her iki süreci de doğrudan etkiler; hangi sinapsların ve nöronların yaşayıp hangilerinin öleceği üzerinde doğrudan etkiye sâhiptir.

Büyüme ve gelişme farklı şeylerdir. Çocuklar aynı zaman ve sırayla büyümez ve/veya gelişmez. Bu da donanımın gelişmesi, yazılımların nispeten daha erken veya geç talep edilmesi, donanımın reseptif gücüne göre yazılımın doğru yüklenmesi gibi sorunsalları gündeme getirir. Bâzı çocuklarda beynin belli bölgeleri geç ve/veya yetersiz gelişir. Bunun en
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
sinaner83
Comez Tip Ogrencisi

Comez Tip Ogrencisi



Kayıt: Feb 25, 2011
Mesajlar: 46
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:46:15
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


fwzy demiş ki:
sinaner83 demiş ki:
tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile


ahahah Very Happy maymundan evrimleştiimiz hariç kalanına inansak olmuyo mu ?
kampanya paketi flan olsa mesela ? Smile
çünkü ona inanınca islam dinini reddetmiş oluyosun direk..
ben ikisine de inanıyorum maymun olayı hariç Smile


evrim inanılcak değil araştırılacak bir teoridir.
din ler iise evrimleşerek son halini alan inanç sistemidir burda din değilde yaradılış teorsi ve evrimi karşılaştırsak anlam kargaşasından ve bazı duyarlı genç dimağların ilkel reflekslerinden kurtuluruz belki. Smile
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
drjangeum
ORDINARYUS

ORDINARYUS



Kayıt: Jan 07, 2012
Mesajlar: 5558
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:46:27
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


fwzy demiş ki:
sinaner83 demiş ki:
tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile


ahahah Very Happy maymundan evrimleştiimiz hariç kalanına inansak olmuyo mu ?
kampanya paketi flan olsa mesela ? Smile
çünkü ona inanınca islam dinini reddetmiş oluyosun direk..
ben ikisine de inanıyorum maymun olayı hariç Smile



Sen İslama inanıyorum diyorsun da yeterince dini bilgi okumamışsın gibi bence Fevzi,
İster maymun ister başka bir canlı olsun insanın atası olamaz deniyor İslam da. insanın atası yine bir insan olan Hz. Adem olarak kabul ediliyor, yani evrim teorisi semavi dinlerle bağdaşmıyor
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
sinaner83
Comez Tip Ogrencisi

Comez Tip Ogrencisi



Kayıt: Feb 25, 2011
Mesajlar: 46
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:48:32
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


drjangeum demiş ki:
fwzy demiş ki:
sinaner83 demiş ki:
tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile


ahahah Very Happy maymundan evrimleştiimiz hariç kalanına inansak olmuyo mu ?
kampanya paketi flan olsa mesela ? Smile
çünkü ona inanınca islam dinini reddetmiş oluyosun direk..
ben ikisine de inanıyorum maymun olayı hariç Smile



Sen İslama inanıyorum diyorsun da yeterince dini bilgi okumamışsın gibi bence Fevzi,
İster maymun ister başka bir canlı olsun insanın atası olamaz deniyor İslam da. insanın atası yine bir insan olan Hz. Adem olarak kabul ediliyor, yani evrim teorisi semavi dinlerle bağdaşmıyor


evrim inanılcak değil araştırılacak bir teoridir.
din ler iise evrimleşerek son halini alan inanç sistemidir burda din değilde yaradılış teorsi ve evrimi karşılaştırsak anlam kargaşasından ve bazı duyarlı genç dimağların ilkel reflekslerinden kurtuluruz belki.
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
Drtus Reklam






TarihTarih: 13.10.2009
. Mesaj konusu : DrTUS Reklam
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==

Başa dön
healer
PROFESOR

PROFESOR



Kayıt: Jul 14, 2007
Mesajlar: 3097
Nerden: istanbul
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:49:27
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


healer demiş ki:
Prof. Dr. M. Kerem Doksat - 13 Kasım 2006 Pazartesi
İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD Duygudurum Bozuklukları Birimi Başkanı

EVRİMSEL PSİKOLOJİ

"Psychologia" teriminin kökünde kadim Yunanca psukhe (kelebek) ve logos (bilim, teori) yatar. Kelimeyi ilk olarak "ruhları çağırma ilmi anlamında kullanan ve ontoloji teriminin de mucidi olan Alman skolâstik filozofu Rudolphe Goklenius'tan (GOCLENIUS Goeckel, Rudolph Göckel veya Rudolf Goclenius 1547 - 1628) bu yana sekülarize olup, pozitivizmle buluşması yaklaşık 450 sene almıştır. Zâten bütün dinlerde ve mistisizmlerde, folklorik inançlarda rûh anlamına gelen kelimeler ya soluk veya nefes alıp verme (rûh, Chi, Seele, Spirit), ya da uçma veya pırıldama anlamındaki kelimelerden türemiştir. Gözle görülemeyen, tasvir ve târif edilemeyen ama canın temsili olan tabiatüstü bu varlığın isminin animizme dayanan ve soyut mefhumları onlara en yakın somut kavramların isimleriyle anan yaklaşımdan neş'et almış olması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Cin kelimesinin de benzer bir hikâyesi vardır; cinnet ve cennet lâfları cinden gelir.

Türkiye'de nedense psikoloji karşılığında "ruhbilimi", psikiyatri karşılığında ise "ruh hastalıkları bilimi" lâfları kullanılır olmuş (doğrusu akliye), bu da tamamen dinî ve metafizik bir anlamı olan rûhla uğraştığını iddia eden ne kadar şarlatan varsa, âdeta bizleri onlarla meslekdaş kılmıştır. Meselâ Araplar psikoloji karşılığında "ilm-i nefs demektedirler; yâni gene soluk anlamından türeme "nefs kelimesini tercih etmişlerdir ki, doğrusu da budur. Eski Türkler'deki "tın veya "tin de ses çıkarabilme anlamında kullanılırdı. Bunun için psişik anlamında tinsel denmesi de, psikoloji karşılığı tin-bilim denmesi de yanlıştır. İndirgeyici bir târifle psişeyi beynin işlevleri olarak tanımlamak ne kadar doğru? Beyin hakkındaki bilgilerimiz ne kadar ki? Mevcut bilgilerimiz şuûr (bilinç) anlayışı açısından yeterli ve doğru mu?

Önceleri sâdece davranışların (duygu, düşünce ve hareketlerin hepsi davranışlardır) tetkiki hedeflenmiş, çeşitli ekoller bunun nasıl yapılacağı argümanından doğmuştur.

Önceleri içe-bakış ve iç-gözlem (introspection) yöntemi kullanılırken, özellikle Kant buna karşı çıkarak, bir kişinin hem gözlemleyen hem de gözlemlenen olamayacağını öne sürmüştür.
Buna mukabele olarak ampirik psikoloji (gözleme ve deneye dayanan psikoloji) üzerinde durulur olmuştur.
Bu da davranışçı psikoloji (behavioral psychology), bilişsel psikoloji (cognitive psychology), deneysel psikoloji (tecrübî: experimental psychology) gibi şûbelerin doğmasına yol açmıştır.
Kant'ın bütün çabalarına rağmen, Sigmund Freud ve takipçileri içe-bakışı tekrar psikolojiye sokarak analitik (tahlilî) psikolojiyi gündeme getirmişlerdir. Bu paradigma da sonraları derinlikler psikolojisi (Jung), bireysel psikoloji (Adler), kendilik psikolojisi (Kohut) gibi birçok mezheplere bölünmüştür.
En sık rastlananpsikiyatrik hastalık olan depresyonun izahı için geliştirilen modeller devreye girmiştir. 1. Agresyonun Kişinin Kendine Çevrilmesi Modeli: Klâsik Freudiyen teoriye göre getirilen bu yaklaşım bütün depresyon vak'alarını izah edememektedir. Öfkeli, saldırganlık sergileyen depresyon hastaları buna örnek olarak gösterebiliriz. Ayrıca, bastırılmış (represe edilmiş: şuurdışında bastırılmış) veya refule edilmiş (suppression: şuurdan şuurdışına itilmiş) agresyonun ifâde edilmesinin yâni dışa vurulmasının depresyonu iyileştirdiğine dâir güvenilir bilimsel bilgiler de mevcut değildir. 2. Nesne Kaybı ve Depresyon: Bu model de bütün depresyon vak'alarını izah edememekte, her hastada mutlaka gerçek, sembolik veya hayâli bir nesne kaybı bulunamamaktadır. Bu modele uyan hastalarda İnterpersonel Psikoterapi (İPP) daha çok faydalı olur. 3. Kendine Saygı (Özsaygı: Self-Esteem) Kaybı ve Depresyon: Egonun ulaşılamaz mâhiyetteki amaçlara ve hedeflere ulaşamamaktan dolayı narsisist zedelenmeye mâruz kalması, bunun da thanatotik enerjiyi (klâsik psikanalizde bütün canlılarda ortak olarak bulunan yaşama içgüdüsüne Eros, ölüm içgüdüsüne de Thanatos denir) harekete geçirmesi mekanizmasını depresyonun ortaya çıkmasından sorumlu tutan bu model de kendine saygının yüksek olduğu hipomanik, manik veya narsisist kişilerde belirgin bir hayat olayı yokken neden depresyon gelişebildiğini yeterince izah edememektedir. "Hakiki narsisistler aslâ depresyona girmez şeklindeki klâsik dayatma da, teorilerin gözlemlere değil, gözlemlerin teorilere uydurulması çabasına bir örnektir. 4. Kognitif Model: Pensilvanya Üniversitesi'nden Aaron Beck'in ortaya koyduğu bu modele göre olumsuz düşünceler (kişinin kendisinin çaresiz, ümitsiz ve değersiz olduğunu düşünmesi gibi) klinik depresyonun temelini oluşturur. Bu, bir kognitif triada yol açar: Depresif hastalar kendilerini çâresiz hissederler, geçmiş ve mevcut olayları böyle yorumlarlar ve gelecekten beklentileri de aynı olumsuzluğu taşır. Bâzı depresyon hastalarında etkili olan Kognitif-Davranışçı Psikoterapi'nin (KDP) geliştirilmesine esas teşkil etmiş olan bu modelin zayıf tarafları arasında zâten depresyondaki hastalarda gerçekleştirilen gözlemlere istinat etmesi ve -dolayısıyla- yordayıcı (predictive) değerinin pek olmaması, bilhassa vejetatif belirtilerin nasıl ortaya çıktığını izah edememesi sayılabilir. 5. Öğrenilmiş Âcizlik (Çâresizlik) Modeli: Gene Pensilvanya Üniversitesi'nden psikolog Martin Seligman'ın geliştirdiği bu yaklaşımda geçmiş olumsuz yaşantıların birikimi sonucunda, yeni olumsuz durumlar karşısında çâresiz kalmanın depresyonun sebebi olduğu ana fikri söz konusudur. Bu modelin de bütün depresyon hastaları için geçerli olduğunu iddia etmek güçtür fakat, özellikle genetik yatkınlığı olan bireylerde, zorlayıcı hayat olaylarının bu mental şemayı aktive edebileceğini öngörebilmesi açısından değerlidir. 6. Depresyon ve Pekiştirilme: Oregon'lu psikolog Peter Lewingston'un geliştirdiği bu modele göre depresif davranışların temeli uygun ve yeterli ödüllerin olmamasıdır. Bâzı ortamlar sürekli olarak kişileri ödüllenme ve kendine olan saygısının pekişmesi fırsatından mahrum bırakmakta, bu da o kişileri müzmin bir sıkıntı, haz duyamama ve -kaçınılmaz olarak- yeis (ümitsizlik) hâline sokmaktadır. Bu yaklaşım daha ziyâde toplumsal bedbahtlığı açıklamakta ama depresyon için yeterli görünmemektedir. Başka bir benzer yaklaşıma göre, hak edilmeyen ödüllere mâruz kalma kişinin kendine olan saygısını kaybetmesine yol açar; toplumsal becerilerin yetersizliği depresyona zemin hazırlar ve kişinin herhangi bir ortamdaki potansiyel ödüllendirmelere cevap verebilme kapasitesini kısıtlayan bu durum kendine olan saygısının iyice düşmesine yol açarak depresyona sebep olur. Bu modelin zayıf tarafı, pekiştirilme eksikliğinin zaten depresif hastalığın kendisinin sebep olduğu toplumsal defisiti dikkate almayıp, indirgeyici bir bakış açısı getirmesidir. Gene de, ödüllenme mekanizmasını işin içine sokarak, saf psikolojik modellerle biyolojik kavramlar arasında bir köprü oluşturmaktadır.
Peter Lewingston'un bu yaklaşımı, beyindeki Ödüllenme Sistemi (mezolimbik sistem: nukleus akkumbens ile ventral tegmental alan arasındaki dopaminerjik ve peptiderjik devre) keşfedilince büyük değer kazanmış ve biyolojik psikoloji (biological psychology) akımı doğmuştur. John Huglings Jackson'un ve Penfield, Wilder [Graves]'ın lokalizasyon deneylerinin yerini günümüzde fMRI (functional magnetic resonance imaging) ve PET (positron emission tomography) teknikleri almış, bunu bilgisayarlı EEG ve manyetoensefalografi gibi teknikler de zenginleştirip sinir-bilimdeki (neuroscience) gelişmelerle beraber yorumlayarak değerlendiren biyolojik psikoloji hem normâl hem da anormâl akıl hâllerinin sentetik yorumunu bize sağlayan hoş bir mecra kazanmıştır. Son hâliyle de evrimsel biyolojiye sırtını dayamış bulunmaktadır.

Karl Popper'dan beri bilimin târifi "yanlışlanabilirlik ilkesine oturtulmuştu. Son onyıllarda iyice netleşen kaos teorisi, puslu (fuzzy) mantık ve kuantum teorisi, belirsizlik ilkesi, holografik evren anlayışı, Hawking'in M Teorisi ise rasyonalizmi kendine yol olarak seçmiş ortodoks bilim anlayışını derinden sarstı. Rûhanî psikoloji (spiritual psychology) anabilim dalları kurulur oldu.

Zâten hâlâ biyolojik belirteçlerden yana çok fakir ve tamama yakını uzman konsensüsleriyle (ittifakıyla) târif edilmiş "disorderlarla uğraşan, bu sebeple de yumuşak karnı a priori sırıtan psikiyatrinin işi iyice zorlaştı. Batı kültürüne göre hazırlanmış DSM ve ICD sistemleri diğer kültürler için asla yeterli olmuyor. Çinliler kendi taksonomi ve nozolojilerini kurdular. Üstün Hristiyan Beyaz Adam'ın bütün dünyayı kendine benzetme gayretleri tutmadığı gibi, geri de tepmekte.

Bütün bunların ortasında bunalan ve bilim olmaktan çıkıp dinleşmeye başlayan, mezhep ve tarikatları türemeye ve mevcut dinlerden, ideolojilerden artan bir ivmeyle etkilenmeye başlayan psikiyatriyi nasıl homojenize edeceğiz, nasıl önleyeceğiz bu entropiyi? Yoksa iş zâten olacağına varacak ve hastalanmış psişenin pratisyenleri mi olacağız? Amigdala deyince küfür sanan analitik yönelimli psikiyatrla, dinamik formülasyon deyince şaşkın şaşkın bakan biyolojik psikiyatrı nasıl yapıp da aynı lisanı konuşur hâle getireceğiz? Psikiyatrinin bütünleyici, kucaklayıcı, negentropi yapıcı yeni bir paradigmaya ihtiyacı yok mu?

Bence var, hem de âcilen. Yoksa danışanlarımızı, hastalarımızı elimizden kaybedeceğiz artan bir ivmeyle; ediyoruz da zâten.

İşte, evrimsel psikoloji (evolutionary psychology) ve evrimsel psikiyatri (evolutionary psychiatry) böyle bir holistik çerçeveyi bize sunar gibi gözükmekte. Sinirbilimini, beyin görüntülemelerini, klinik ve deskriptif psikiyatriyi, analitik ve dinamik psikiyatriyi, kültürel psikiyatriyi bütün inanç sistemlerine de saygıyı koruyarak kucaklama ihtimâlini bizlere sunmaktadır. Randolph M. Nesse'nin ifâdesiyle (2002), "evrimsel biyoloji psikiyatrinin temel bilimi hâlini almıştır ve evrimsel çerçeve de psikiyatrinin yeni paradigması olmuştur.

EVRİM

2006 senesi başlarında 48 yaşında iken ilk defa psikotik mani hecmesi geçirip tamamen toparlanan ve hâlen lityum'la koruma tedavisi altında olan çok entellektüel ve elit bir hastam bana şöyle dedi: "Doktor bey, önceden Tanrı'yla, dinle pek aram yoktu. Bu hastalık beni Tanrı'yla tanıştırdı.

Bu çok önemsiz gibi görülebilecek cümle uzun senelerdir kafamı kurcalayan bir mes'elenin ampulünü tekrar beynimde yaktı. "Akıl hastalığı [mental disease] veya Batı Kültürü'nün ifâdesiyle "zihin düzensizliği [mental disorder] ne kadar ve ne zaman hastalıktır? Bir ferdin eşsiz yaşantılarını hangi kıstaslara göre böyle bir damga ile değerlendirmekteyiz? DSM ve ICD sistemlerinin "psikotik belirti olarak kabûl ettiği hallüsinasyonlar [hallucinations: varsanılar], hezeyanlar [delusions: sanrılar] ve belirgin derecede ağır davranış bozukluğu [grossly disorganized behavior] gösteren her kişi gerçekten deli [insane] midir? Bunların olmadığı bâzı varoluş biçimleri, meselâ İspanya'da Montserrat'ta Tanrı'ya daha yakın olabilmek için 700 küsur metre yüksekliğe kocaman bir katedral inşâ edip, civarlardaki mağaralarda yıllarca dua eden ve kimselerle konuşmayan keşişler, girdiği derin meditasyon hâlindeyken sessiz sedâsız ölen ama cesedi çürümeyen Budist râhip gerçekten de sağlıklı mıydılar? İnsanın içine cin ve İblis girebileceğine inanan ve hâlâ şeytan çıkarma [exorcism] yetkisi olan Vatikan'ın Katolik dinine inanan yüz milyonlarca insan ve bunu yapan râhipler şizofren mi? Hemen her gece âcil servislere içindeki cinin verdiği rahatsızlıktan dolayı konversiyon veya dissosiyasyon nöbetiyle gelen Türk kadınlarının hepsi de şizotipal mi? Normâlliğiyle, anormâlliğiyle, insanın durduğu nokta nedir? Hakikaten bilen var mı?

NATÜR

Fıtraten [connate] dünyaya getirdiğimiz, hilkatimizde [innate] bulunan davranışsal özelliklerimiz var mı, yoksa her şey doğduktan sonra yaşadıklarımızla mı tâyin ediliyor? Yâni, doğamız [nature: tabiat] bizim davranışlarımız üzerinde ne derecede rol oynar?

Sigmund Freud'un önderliğinde kurulan klâsik psikanaliz yeni doğan bebeği bir tabula rasa gibi telâkki ediyor, psikoseksüel gelişimin temelini de özellikle anneyle olan ilişkisinin oluşturduğunu savunuyordu. Sonradan intrauterin [rahim içi] fazdan da bahsedilmesiyle öğreti gelişti. Dedesi Erasmus Darwin'in Kitab-ı Mukaddes'teki yaratılış hikâyesini eleştiren yazılarından da etkilenen Charles Darwin, gittiği seyahatte gördüklerini Türlerin Kökeni kitabında yorumlayarak anlattı.

"Teizm [Katoliklik] mi materyalizm mi haklı gibi kısır tartışmalarla boğuşan moralist çoğunluğun yanı sıra, bütün canlıların bir evrim ile geliştiğinden ilk defa bu kadar net olarak haberdar olan kognitif azınlıktan kişiler yâni bilim adamları psişik dünyamızın bu işten nasıl nasiplendiğini araştırmaya başladılar (Waddington 1976). Papa John Paul II 1996 Ekimi'nde da ABD'de yaptığı bir konuşmada Katoliklik'le Darwinizm'i buluşturan bir demeç vererek, "bu bir hipotezden ötedir dedi. Sonradan seçilen yeni Papa Benedict XVI yâni Alman Profesör Joseph Ratzinger'in 2006'daki görüşleri pek farklı değildi (The New York Times September 2/2006) ve Amerikan icadı Bilinçli Tasarım Teorisi ile yakınlaşmaktaydı.

Freud''un önce talebesi ve "veliahdı, daha sonra en ciddi muarızlarından biri olan Jung "ortaklaşa bilinçdışı [collective unconscious]" ismini verdiği, günümüzde "filogenetik psişe (phylogenetic psyche) dediğimiz ve arketiplerle [archetypes] bize ulaşan evrimsel bilgiden bahsetti. Kalıtıma aracılık eden genler de hemen aynı dönemlerde keşfedildi. Genlerin taşıdığı bilgi sâdece anne ve babadan gelen değil, onların da ta kendi filumlarının, hâttâ bütün canlıların evriminden gelen bâzı bilgileri ihtiva eder. Hâttâ canlılıkla cansızlığın arasındaki sınır çok sisli ve tedricî olduğuna göre, evrenin ta ilk anlarından gelme bâzı bilgiler de tevârüs ediliyor olmalıdır; sonuç olarak bütün varlıklar aynı kuarklardan, atomlardan ve moleküllerden oluşmaktadır. Yâni temel ve esas, dolayısıyla nihâî bilgi [ultimate knowledge] bir şekilde ve bir dereceye kadar taşınmış olmalıdır. Meselâ akut stres cevabının tipik davranışsal tezahürlerinden biri olan donakalmanın [freeze] daha ileri formu olan katatoninin evrimsel ve adaptasyonist bir arketipal örüntü olduğu ileri sürülmüştür (Moskowitz 2004); zâten diğer cevaplar da tamamen evrimseldir: Kaç [flight] veya dövüş [fight] (Bracha 2004).

"Biyo-psiko-sosyo-kültürel bir bütün olan ve bu bütünü meydana getiren parçaların tek tek toplamından fazla ve farklı bir varlık olan insanla ilgili hiç bir şey gibi, insanın varoluşu konusunu da tek boyuttan inceleyip anlamak mümkün değildir. Her ne kadar pek çok kaynakta bu yaklaşım "biyo-psiko-sosyal şeklinde geçmekteyse de, kültürel kürenin sosyal kürenin de üzerinde durduğundan rahatlıkla bahsedebilir [karıncalar çok sosyaldir ama kültürleri yoktur].

CANLI SİSTEMLERİN DİĞER SİSTEMLERDEN FARKLI VE ONLARA BENZEYEN TARAFLARI AŞAĞIDA ÖZETLENMİŞTİR:

1. Canlılar entropiyi tersine çevirebilme, yâni negentropi yapabilme yeteneğine sâhiptirler; yâni canlı sistemler açık [negentropik] sistemlerdir. Gene de, eninde sonunda entropiye yenik düşerler, yâni ölürler.

2. Canlılar homeostazislerini korumak zorundadırlar ve kendilerini dahilî ve haricî dünyadan haberdar edecek algılayıcı[receptive], idrak edici [perceptive], değerlendirici, karar verici ve icrâ edici [executive] sistemlere ihtiyaçları vardır. Yâni iç veya dış uyaranlara cevap verebilme yetenekleri vardır, başka sistemlerle etkileşime girerler, bu etkileşim onların davranışlarını da etkiler; bu alt sistemler bütün canlılarda zaman-mekân sürekliliği içerisinde, birlikte hareket ederler ve bunların da işlevlerini bütünleştiren sistemler, yapılar mevcuttur.

3. Her bir canlı türü kendine has yapısını ve işlevlerini sürdürme gücüne sâhiptir; gene her bir tür, kendisini oluşturan alt sistemlerin veya öğelerin kendine has ve faydalı işlevlerini sürdürme yeteneğindedir: pankreasın ensülin, pineal bezin melatonin salgılaması gibi.

4. Canlıların bir metabolizmaları vardır. Yâni dışarıdan aldıkları çeşitli madde ve enerji formlarını kendileri için faydalı ve homeostazislerini korumaya yarayacak madde ve enerji formlarına çevirirler [nutritive: beslenmeye yönelik güç]. Bu faâliyetin yapıcı [constructive] kısmına anabolizma, yıkıcı [destructive] kısmına katabolizma, aradaki safhaya da intermedier metabolizma denir. Aynı şey bütün canlı sistemler için geçerli olmak üzere psişik plânda da mevcuttur.

5. Canlıların hareketlilik özellikleri vardır ve uyaranlara tepki verirler. Motor faâliyet veya mobilite-motilite, taksis [taxis] [fototaksi, kemotaksi, termotaksi], tropizm [tropism] vs. Doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan refleksler, içgüdüler, sâbit eylem örüntüleri ve öğrenilmiş davranışlar da canlının evrim düzeyi arttıkça devreye girer. Bitkilerde de fototropizm hareketler mevcuttur.

6. Canlılar çoğalırlar [üremeyeyönelik güç: germinative power: reproductivity].

Bu özelliklerin çoğuna sâhip olmayan ama "canlı değil" demenin de kolay olmadığı virüsleri ve prionları hatırlamamak elde değil...

Evrim ilerledikçe, merkezî karar organının organizmanın baş bölgesinde yerleştiğini ve tek bir ana sinir merkezinin geliştiğini görürüz ki, buna beyin [encephalon], bu evrimsel sürece de ensefalizasyon denir. MacLean (1969) memelilerin beynini üç tane iç içe geçmiş ama işlevsel devamlılık ve bütünlük arz eden tek bir beyin gibi telâkki ederek buna "triune" demişti: En içte ve ilkel olan sürüngen beyni [proreptilian brain: R complex] bazal nukleusları [stiatal kompleksi] ve ta sürüngenlik aşamasından kalma yapıları ihtiva eder; günlük rutinlerin, subrutinlerin ve birtakım prosemantik [pre-linguistik] işlevlerin icrâsından sorumludur. Onun üzerinde eski memeli beyni [paleomammalian brain: limbik beyin veya viseral beyin] bulunur ve memeli hayatı için elzem olan bakım, annelik ihtimamı ve oyun oynama gibi sürüngenlerde bulunmayan davranışları düzenler. En evrimleşmiş olarak dıştaki yeni memeli beyni [neomammalian brain: neocortical brain] yer alır ki, hassas duyusal analiz, motor koordinasyon, hâfıza ve çağrışımların düzenlenmesinin yanı sıra, Homo sapiens sapiens'te lisan yoluyla iletişimi düzenler.

Bütün bilinen canlı türleri arasında beyni en tekâmül etmiş olan insandır. Gerek toplam beyin hacmi, gerek frontal ve temporo-pariyetal korteksin kalınlığı, gerek korteks/subkorteks oranı insanda en yüksek ölçüdedir. Diğer bâzı hayvanların beyinleriyle mukayese edildiğinde, insan beyninin evrimi daha iyi anlaşılacaktır. Sıçan beyninden insana doğru incelendiğinde, biyolojik evrimin inkâr edilemez delillerini görürsünüz. Global tekâmülün yanı sıra, insan beyninde bâzı bölgelerin çok daha geliştiği, bâzı bölgelerinin ise gerilediği fark edilir. Prefrontal korteks toplam kedi korteksinin sâdece %3.5'unu, maymunlarınkinin %11.5'ini, insanlarınkinin ise %30 kadarını oluşturur. Buna karşılık, primer vizüel korteks maymunlarda %17, insanlarda sâdece %1.5'lik kısmı kaplar. Bunun finalist-teleolojik izahı çok basittir: Zekâ ve soyut düşünce ile ilgili bölgeler geliştiği oranda, daha basit ve türün hayatiyetini idâme ettirebilmesi için elzem işlevlerin önemi azalmaktadır.

Koku duyusu bir köpek için vazgeçilmez önem taşır; hele tabiî şartlar altında, koku alamayan bir köpeğin hayatta kalması mümkün değildir. Bu yüzden de köpeklerin "koku beyni" insana nispetle müthiş gelişmiştir; hâlbuki koku almadan yaşayan milyonlarca insan mevcuttur. Kezâ insan beyninin dopaminerjik donanımı ve medial temporal lobun entorinal korteksi de en gelişmiş olandır.

Bütün canlılarda ortak olarak yaşama ve yaşatma, öldürme ve ölme, çoğalma temel itici güçleri vardır ve diğer bütün davranışlar da bunlara indirgenebilir. Yaşama-yaşatma yönünde işleyen temel itici güce Eros, ölme-öldürme yönünde işleyene de Thanatos ismi verilmiştir. Türün devamı için de, bu iki impetustan [itici güçten] kaynaklanan cinsellik [enerjisi libido] ve saldırganlık [enerjisi destrüdo veya destructo] bütün canlılarda ortaktır. İçgüdü ve dürtü kavramları üzerindeki bâzı tartışmalara değinmek istiyorum. Freud eserlerinde Almanca "Triebe" kelimesini kullanmış, sonradan diğer lisanlara yapılan tercümelerde kavramsal ve terminolojik tartışmalar doğmuştur. İçgüdü [instinct], târifi üzere, türün devamını sağlamaya yönelik ve o türe has, doğuştan mevcut stereotipik eğilimleri ifâde eden bir terimdir ve Freud'un da çok etkilendiği Darwin ekolünün kazandırdığı bir kavramdır. Dürtü [drive] ise benzer amaçlara hizmet eden, biyolojik kaynaklı psişik itici güçleri ifâde eden bir terimdir. Bu iki kavramın iç içeliği sebebiyle, içgüdüsel dürtüler [instinctual drives] gibi terimlerin hâlen de kullanıldığını görüyoruz.

Evcil hayvanların, tıpkı insanlar gibi, içgüdülerini kontrol etmeyi öğrenebildiklerini biliyoruz. Freud bu temel eğilimlerin evrim yoluyla tevârüs edildiğini kabûl etmekle beraber, Jung gibi bir tahlile girmemiştir. Evrim skalasında yükseldikçe, içgüdüsel davranışla öğrenilme yoluyla kazanılan davranış dengesi ikincisi lehine değişmektedir. Gene de, içgüdüsel eğilimlerin tamamen kaybolduğunu söylemek de facto mümkün değildir. Bütün hayvanlardan farklı olarak, "kendini aşabilme" kapasitesinde, mecburiyetinde, hâttâ mahkûmiyetinde olan tek varlık insandır. Bâzı kişilik özelliklerinin kalıtsal olduğu bilimsel olarak gösterilmiştir (Doksat ve Savrun 2001, 2002).

EVRENİN EVRİMİ

Evrenin varoluşunun muazzam bir patlamayla gerçekleştiğini önce bir Katolik papaz olan George-Henri Lemaître 1920'lerde dinsel düşünceyle bir atomo primitivo'dan bahsederek, Rus Yahudisi asıllı Amerikalı Ateist hümanist bir teorik fizikçi olan George Gamow 1940'larda bilimsel düşünceyle, birbirlerinden habersiz olarak ileri sürdüler.

Hâlen de bu iki zıtmış gibi görünen argüman sürmektedir (Holder 2004). Gerçekten de dünyamızdaki gözlem evlerinden izlenen uzak galâksilerin ışığındaki kırmızıya kayış, bunun ispatı olarak kabûl edilmektedir. New Jersey'deki Bell Laboratuarı'ndan Penzias ve Wilson, Samanyolu'nun dış kısımlarından gelen belirsiz radyo dalgalarını ölçmeye çalışıyorlarken, bunun yerine, gökyüzünün her tarafından eşit olarak gelen bir ışınım [radiation] buldular. Önce bunun güvercin pisliklerine bağlı bir parazit olduğunu sanıp teleskoplarını iyice temizlediler ama sonuç değişmedi. Işınımın bütün yönlerdeki parlaklığı aynı idi ve yaklaşık 3 ° (tam olarak 2.7 °) Kelvin sıcaklığındaydı. Buluşları onlara Nobel Ödülü kazandırdı.

Evrenin genişlediği 1920'lerden beri biliniyordu. Bu genişlemenin hızı da, 14 milyar yıl kadar önce bütün maddenin tek bir anda aynı noktada bulunması gerektiğini gösteriyordu. 1992'deki daha başka gözlemlerin raporları, evren bilimcileri anlaşmadan aynı fikirde oybirliğinde birleşmelerini sağladı: Evren 14 milyar yıl önce var olmuştu [13.7 ilâ 14.3 arası ufak hesap farklılıkları var]. Bu ilk infilâktan bu yana çok daha küçük patlamalar hâlen devam etmekteydi (süpernovalar) ve evren genişleyip büyümeye devam etmektedir.

Büyük Patlama'dan sonra evren radyasyondan yayılan çok sıcak gazla dolmuştu. Kozmik fon ışınımının bu sıcak gazdan geldiği tahmin edilmektedir. Bu gazdan temel parçacıklardan meydana gelmiştir. Büyük Patlama'dan hemen sonraki ilk anlarda neyin nasıl olduğuna dâir kesin bilgilerimiz yok, fakat oldukça güvenilir bilimsel kestirmeler mevcut. Büyük Patlama'dan 10-36 saniye sonra (saniyenin milyonda milyonda milyonda biri) evren bir bezelye cesâmetindeydi, sıcaklığı 1015 (10 milyar milyon milyon) santigrat dereceydi ve madde bugün bilinen hâllerinden birine tam uymamaktaydı. 1/100 saniye sonra evrenin sıcaklığı yüz milyar santigrat civarındaydı. Bu sıcaklıkta madde plâzma hâlindeydi ve atomlar oluşmamıştı. 1/10 saniye sonra sıcaklık otuz milyar, 1 saniye sonunda on milyar, 14 saniye sonra da üç milyar dereceye indi. İlk üç dakikanın sonunda ise bu rakam bir milyar dereceydi. Önce kuarklar oluştu ve bunlar bir araya gelerek diğer subatomik parçacıkları, protonları ve nötronları meydana getirdi; daha sonra da elektronlar ortaya çıktı. Büyük Patlama'dan 300.000 yıl sonra, sıcaklık 3000 ° K'ye düşünce bu parçacıklar birleştiler ve atomlar oluştu. Bu durum, evrene büyük bir değişiklik getirdi. O zamana kadar elektrik yüklü parçacıklar radyasyonu çok kolay emerlerdi. Radyasyon çok uzağa gidemediğinden, gaz da şeffaf değildi. Fakat nötr atomlar radyasyonu iyi ememediler. Bu durumda hareketine bir engel kalmadığından, ışınım uzayda yayıldı. Uzay genişledikçe radyasyonun dalga boyu uzadığı için, daha soğuk bir cisimden geliyormuş kanaatini vermeye başladı. Bizim radyasyonu ölçebildiğimiz şimdiki zamana kadar ışınım mutlak sıfırın ancak birkaç derece üstündeki sıcaklıklara kadar soğudu.

Soğumayla beraber elektron, pozitron, nötrino ve foton gibi parçacıkların oranları, yapım ve yıkım süratleri de değişti. Soğuma ve genişleme sürdükçe, birkaç yüz bin sene zarfında elektronlarla çekirdekler birleşerek hidrojen ve helyum meydana geldi. Zamanla daha büyük atomlar, moleküller, uzay cisimleri ve galâksiler, güneşler, gezegenler oluştu. Büyük Patlama'dan sâdece 2 milyar sene sonra dahi galâksilerin oluştuğunu biliyoruz. Evrendeki güçler elektromanyetik güç, zayıf nükleer güç, kuvvetli nükleer güç, çekim gücü gibi tiplere bölündü ama aslında hepsi aynı gücün yansımaları olmalıydı. Kayıp madde, antimadde, karadelikler gibi oluşumların varlığı sonraları keşfedildi. Kaotik gibi görünen bu gelişmelerin müthiş bir kozmik bütünlük içerisinde seyrettiği inkâr edilemez bir manzara arz etmektedir.

Fon ışınımı, Büyük Patlama'dan 300.000 yıl sonra gazın son derece homojen olduğunu göstermektedir. Gazın içinde büyük topaklar ve delikler olsaydı, bunlar radyasyonun gökyüzündeki dağılımında sıcak ve soğuk bölgeler olarak gözükecekti. Öte yandan bu yapılanma çok topaklıdır. Kümeler, ince uzun gruplar hâlinde toplanan galâksiler ve bunların aralarında boşluklar vardır. Bu büyük yapıların orijinal gazın içindeki topaklardan çıkmış olması gerekmektedir; tıpkı sütün topaklanarak peynire dönüşmesi gibi.

Büyük Patlama - Cansızdan Canlıya (ve belki de tekrar Cansıza) Giden Yol

Bu tasvir, Büyük Patlama'dan bu yana zamanın çizgisel akması modeline göre çizilmiştir. Eğer evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama (Big Chrunch) ile tekrar muazzam bir karadeliğe dönüşüp, tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, aşağıdaki gibi yorumlanabilir.

Astronomlar, kozmik fon ışınımının sıcaklığını 1960'lardan beri giderek artan bir dikkatle ölçmektedirler. Yerden yapılan son deneyler, bunların da 1 Kelvin'in 30 milyonda birinden fazla olamayacağını gösteriyordu. Yerden gözlem yapan astronomlar, kozmik fon ışınımını incelediklerinde iki hususla karşılaşmaktalar: Bizim galâksimizdeki parlak ve karanlık kısımlar, fon radyasyonundaki herhangi bir sapmayı kolaylıkla maskelemektedir. Daha kısa dalga boylarında ise Samanyolu daha zayıftır; fakat bu dalga boylarındaki ışınım dünyanın atmosferindeki su buharı tarafından emilmektedir. Buna en iyi çözüm, bir uydudaki kısa dalga boylu bir radyo alıcısıdır. 1970'lerin ortalarında, bu gözlemcilerin çoğu, NASA'nın Goddard Uzay Uçuş Merkezindeki bilim adamlarıyla işbirliği yaparak Kozmik Fon Keşif Uydusu COBE'u tasarladılar ve 18 Kasım 1989'da yörüngesine mükemmel bir şekilde oturtuldu. COBE'nin taşıdığı üç araçtan iki tânesi gökyüzünü uzun kızılötesi dalga boylarında gözlemledi. Araçlardan biri fonun ortalama sıcaklığını görülmemiş bir hassasiyetle ölçerek 2.735 K ° değerini buldu. Diğeri de ilk defa olarak, uzun kızılötesi dalga boylarında uzayın haritasını çıkardı. Üçüncü ölçüm âleti fon ışınımının parlaklığındaki sapmaları aramak için tasarlanmıştı. Hâlen, dünyanın çeşitli yerlerinde aynı derecede hassas âletlere sâhip ekipler COBE'nin görebileceğinden daha küçük, bir açı dakikası sapmalar bulmak için gözlem yapmaktadır.

Akabinde Büyük Patlama'nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündeme geldi. Karadelik, teleskop veya radyoteleskop gibi hiçbir fiziki gözlem âletiyle varlığı keşfedilemeyen, ancak etrafında meydana getirdiği tesir ve değişikliklerle teşhis edilebilen, çekim gücü sonsuza yakın olduğu için ısı, ışık ve ses dâhil her şeyi yutan son derece yoğunlaşmış küçük bir uzay sahasıdır. Yakın zamanlara kadar astronomi bilimi karadeliklerden tamamen habersizdi. Uzayda bu şekilde her şeyi yutabilecek dehşetli bir çekim gücünün varlığı hiç düşünülmemişti. Ancak, gerek fiziksel ömrünü tamamlayarak ölen yıldızların sonunun ne olduğunun yavaş yavaş anlaşılması, gerekse galâksilerin çeşitli noktalarında görülen tuhaf olaylar, birçok gök cisminin arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olması, gaz ve toz bulutlarının bir nokta etrafında meydana getirdiği spiral şeklindeki dönüşüm, uzayın bu noktalarında çekim gücü korkunç olan bir şeyin varlığını apaçık ortaya koyuyordu.

Karadelik varsayımı ilk defa Einstein'in genel izâfiyet teorisinden faydalanılarak 1939'da Amerikalı bilim adamları Robert Oppenheimer ve Hartland S. Synder tarafından açıklanmıştır. Karadelik yıldızların meydana gelişi ve devamının bir neticesidir. Milyonlarca sene boyunca parlayan bir yıldız sonunda yakıtını tüketmekte, bu yüzden şiddetli bir şekilde büzülmekte, bu şekilde meydana gelen ters tepki yıldızın tekrar ısınmasına yol açmakta ve sonunda yıldızı infilâk ettirmektedir. Patlayan yıldızın bir bölümü uzaya dağılırken diğer bölümü çekirdek büzülmesine devam etmekte ve yoğunluğu da giderek artmaktadır. Sonunda koskoca yıldızın çapı birkaç kilometreye inince yoğunluk müthiş bir ölçüye çıkar ve artık ısıyı ve ışığı yutacak bir hâle gelir. Madde o kadar sıkışır ki, meselâ 696.000 Km yarıçapındaki güneşimizin bu şekilde büzülmesi ile 2.5 Km yarıçapında bir karadelik meydana gelecektir. Yıldızlarda enerji, zincirleme nükleer reaksiyonlar sonucu meydana gelir. Nükleer füzyon tepkimesi ile birlikte hidrojen çekirdeği helyum çekirdeğine, o da karbon çekirdeğine dönüşür. Bu zincirleme reaksiyonlar akıl almaz büyüklükte enerjiler açığa çıkarır. Açığa çıkan enerjinin çoğu ısı olmak üzere muhtelif radyasyonlar hâlinde uzaya yayılır. Bu reaksiyonların milyonlarca sene devam etmesi sonucunda hacimce küçülen, kütlece büyüyen ve dolayısı ile çekim kuvveti çok fazla bir uzay sahası meydana gelmiş olur. Bu dairesel uzay sahası karadelik olarak çevresindeki gaz, yıldız, ışık gibi kütle taşıyan her cismi çekerek yutar, yâni beslenir.

Bir başka varsayıma göre karadelik süpernova olarak tanımlanan çok büyük kütleye sâhip yıldızların infilâkından sonra enerjisinin tükenmesi ile meydana gelmektedir. Süpernova demirden çok ağır metâllerden meydana geldiği için füzyon hâdisesi meydana gelemez. Enerjisini füzyon tepkimesi ile ısıya ve ışınım parçalarına çeviremeyen bu büyük yıldız sonunda infilâk eder. Samanyolu Galâksisi'ndeki güneş sisteminin böyle bir süpernovanın infilâkı ile hâsıl olduğu ve Samanyolu Galâksisi'nde buna benzer binlerce karadelik meydana geldiği zannedilmektedir. Astronomlara göre bir karadeliğin yıldızları yuta yuta büyümesi, zamanla bütün bir galâksiyi yutacak hâle gelmesine yol açacaktır.

Karadelik, küçük ve buna karşılık güçlü ise nötron yıldızı ismini alır. Nötron yıldızının meydana gelişi, nükleer enerjisini tüketen yıldızın toplam atomlarındaki elektronların ve çekirdeklerin birbirine yapışması ile olmaktadır. 10 milyon Kg/m ³'ten daha yoğun proton ve elektronlar, nötron meydana getirmeye başlatırlar. Süper sıkışık bir kütleye sâhip olan bu yıldız, kendi ekseni etrafında hızlı bir dönüş kazandığı için yeni nükleer parçacıkları, oldukça dar huzmeler hâlinde dışarıya doğru fırlatır. Bu sırada elektromanyetik radyasyon meydana gelir. Karadelik, uzayda ışığı yansıtmadığından gözlenemez, bu sebepten maddesiz bir cisim olarak düşünülmesi yanlıştır. Madde olduğu, kuvvetli çekimi ve yıldızı yutmadan önce meydana gelen ışın neşri ile anlaşılabilmektedir. 1971 senesinde Uhuru Uydusu ile Cygnassx-l uzay sahasında darbeli X ışını yayınları alınmıştı ve bu bölgede bir karadelik olduğu ispatlanmıştı. Bu karadeliğin çapı 14.5 Km ve kütlesi güneş kütlesinin on katı büyüklükteydi.

Karadeliklerle ilgili diğer bir varsayım ise daha da ilgi çekicidir. Güneş kütlesinin bir ilâ 1000 milyon katına eş bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnız enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir. Yalnızca enerji parçacıkları yayan karadelik kuvasar ismini alır. Böyle bir karadelik infilâk ederse yeni galâksiler, nebulalar meydana gelir.

Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapan ve amiyotrofik lateral skleroz sebebiyle [ALS] adaleleri her geçen gün biraz daha eriyen, 1986'da trakeotomi sonucu sesini de kaybeden, o günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuran ve hâlen tamamen felçli olan İngiliz astrofizikçi Hawking yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay'ın kapılarını açıyor ve "sonsuz sayıda eşiz evrenler var diyordu. Evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi'nin" [Theory of Everything] formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M [magic, mysterios, mother] büyülü, esrârengiz veya her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Büyük Patlama'dan evrenin eninde sonunda kendi içine gömülüp bir Büyük Çatırdama [Big Chrunch] ile muazzam bir karadeliğe dönüşüp tekrar patlayacağı modeline göre düşünülürse, zaman akışı iki taraflı yorumlanabilir. Büyük Patlama'nın muazzam bir karadeliğin patlaması olabileceği ve sonsuz sayıda evrenin iç içe hep var olabilecekleri teorisi gündemdedir. Güneş kütlesinin 1000 milyon katından da büyük bir süper karadelik yeterli ölçüde gaz, yıldız gibi uzay kütlelerini yutarsa, yutulan kütlelerden açığa çıkan enerjilerin toplamı neticesinde ya çevreye yalnızca enerji parçacıkları yayacak ya da infilâk edecektir.

Hawking'in teorisi, uzayı içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok-boyutlu bir lâbirent olarak görüyor. Hawking bu "kobold evrenlerin yaşayanlarını "gölge insanlar olarak nitelendiriyor. Yâni bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hâttâ belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürmüş ve temel parçacık demetinin bir karadelik yakınında bulunduğunda nasıl davranacağını hesaplamıştır. Karadelik içindeki duruma tekillik [unity: vahdet] denmektedir. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de "tekillik durumundayken Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması buluşu daha da önemli kılmıştır. Bu sâyede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı sâniyesine ulaşılabilecektir. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş ânının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın plânını ortaya çıkarmak" anlamına geldiğini düşünmektedir. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, "hiçliği" ifâde eden bir kuantumda yoğunlaşmıştı. Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal [uzunluk, genişlik, yükseklik] boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yâni sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. M Teorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplıdır. Bu bran'lar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plâkları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper-uzaya, "üç boyutlu kütlecikler hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler beş boyutlu bir uzaya vs. girerler".

Hawking, bu noktada kendi kendine "üstünde yaşadığımız dünya nasıl yorumlanmalı sorusunun cevabını şöyle verdi: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper-uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara kuantum fluktuasyonu adı vermişlerdir. Sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini verilebilir: Hologramlarda iki boyutlu bir yüzeyde üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark edilir. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanmıştır. Bir hologramda üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunur. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin tamamını görürsünüz. Çünkü nesneye âit üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normâlde görülemeyen bilgileri bâzen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmayacaktır. Belki de kâhinler, mistikler, peygamberler böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır [Arıtan 2004]. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Veya bir paralel dünyanın sâdece yansıması olabilir miyiz? Hawking'e göre bu soruların cevabı "evettir! Hawking'in teorisiyle kehânet, telepati, eşzamanlılık ve anlamlı rastlantılar gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine dünyanın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalıdır. Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi'nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtmektedir. Formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihâî zaferi olacağını belirtir. Belki de hâlâ esrârını koruyan parapsikolojik fenomenlerin çözümü için bu bir kapı olabilir (Doksat 1960).

Bütün bunlar evrenin klâsik görüşlerde zannedildiği gibi kapalı değil açık bir sistem olabileceğini düşündürüyor. Yâni, bir anlamda, evren canlı çünkü negentropi yapıyor ama sonunda entropiye mağlûp düşüp bir ultra karadeliğe dönüşüp yeniden patlamak üzere kendi içine gömülüyor! Ve bu hâdise her an olup bitmekte.

CANLILARIN EVRİMİ

Homo sapiens sapiens'in, yâni "farkında olduğunun farkında olan adamın" 4.6 milyar senelik dünya tarihinde 200.000 senedir varlığını sürdürmekte olduğu bilinmektedir. İnsan genomunda 35 ilâ 40.000 civarında gen bulunduğu, bunların yarısından fazlasının "sessizce durdukları anlaşıldı. Acaba gerçekten öyle mi? Mâdem canlılık tarihi 4 temel baz, 20 temel amino asid ile yazılmıştır ve türden türe, nesilden nesile bilgi intikali bunlar vasıtasıyla gerçekleşmiştir, canlılık öncesi dönemden de bâzı bilgilerin evrimsel süreç içerisinde bize kadar ulaştığı varsayımının bilimsel düşüncenin nedensellik [causality: illiyet] ilkesine göre doğru olması, olmamasından daha muhtemeldir. Bu da, hepimizin genomunda sâdece canlıların değil, evrenin tamamının evrimiyle ilgili bilgilerin şu veya bu derecede muhafaza edilmiş olacağını düşündürür. E. Coli bakterisiyle insanın "sessiz gen havuzları arasında ciddi bir fark yoktur. Freud'un her şeyi doğumla başlatmasına ve bireysel bilinçdışından bahsetmesine mukabil, Jung doğuştan evrimle getirilen ortaklaşabilinçdışından [collective unconscious] söz etmişti. Günümüzde buna filogenetik psişe [phylogenetic psyche] denmektedir.

Hâlen "ontogenetik bilinçdışı [ontogenetic unconscious] veya ontogenetik bilinç [ontogenetic conscious] kavramı da söz konusudur; bu da klâsik mantıkla düşünmeye alışmış bilimsel paradigmayı sarsmakta, işin içine erekselliği [teleology] katmaktadır; bundan hoşlananlar da, hoşlanmayanlar da var (Dubrovsky 2002). Jung'un psişe modeli, işin içine kompleksleri, arketipleri ve ortaklaşa bilinçdışını kattığı için, Freud'unkinden daha mı az değerli veya geçerlidir (Kaplan ve Sadock 1996)? Meselâ Freudiyen yaklaşımın dinî inançları birtakım ego savunmaları sâyesinde geliştirilen en azından "nörotik bir adaptasyon gibi görmesine karşılık, Jung (1964) yaklaşımının ortaklaşa bilinçdışı muhtevasını kabûl edilebilir hâle getirdiği için bunların faydalı ve gerekli olduğunu iddia etmesinden hangisi daha doğrudur (Jung 1965)? Bu iki büyük mütefekkirin bitmeyen kavgasının (McGuire 1979) çağdaş yansımaları olan genetik mühendisliğin ve psikobiyolojinin, sonuçta da evrimsel psikiyatrinin son gelişmeleri altında arketipler ve filogenetik psişe kavramlarına çok daha yakın ve sıcak bakmaya başlanmasının sonucu ne olacak (Stevence ve Price 2000)? Ortaklaşa bilinçdışını Tanrı arketipine açılan yol olarak gören Jung, libido kavramını da cinsellikten çok daha aşkın bir hayatî (vital) enerji olarak ele almıştır.

Zâten ortodoks veya yenilenmiş psikanaliz(ler)in de, psikiyatrinin de uğraştığı şey zihin, yâni psişedir ve organı [donanımı: hardware] da beyindir. Psikiyatri tarihinde epistemoloji sürekli tartışılmıştır (Taylor 1988, 1989). Adolf Meyer'in (1915) psikobiyoloji kavramını ortaya koymasını, Engel'in "biyopsikososyal modeli" ve "genel sistemler teorisini" insanın varoluşuyla bağlaması zenginleştirmiştir (Engel 1977, 1980, 1982). Jaspers (1963), Wernicke ve Freud'un metodolojilerini fazla kutupsal (polar) oldukları için eleştirmiş ve psikiyatride plüralist bir epistemolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Bu eklektik tavır da bâzılarınca eleştirilmiş, bâzılarınca desteklenmiştir (Simon 1974, Yager 1977, Schwartz 1988).

Etolojik [ethologic] çalışmalarda "hem genetik kaynaklı, doğuştan getirilen, türe has içgüdüsel davranışlar vardır; hem de bunlar öğrenme yoluyla modifiye olabilmektedir ve gözlemlenen davranışlar, çoğunlukla, bu ikisinin bir karışımıdır görüşüne varılmıştır. Artık instinct yerine türe has davranış (species-specific behavior) terimi tercih edilmektedir. Nispeten stereotipik, doğuştan gelen davranış örüntülerinin (patterns) oluşabilmesi için iki kavramdan bahsedilir: Alâmet uyaran (sign stimulus) ve sâbit eylem (fixed-action). Basit hayvanlardaki karmaşık genetik davranış örüntüsü spesifik uyaranlarla aktive edilebilir; eğer hayvana kompleks uyaranlar verilirse, bunlar da, durumun tamamından ziyâde, spesifik uyarana cevap oluşmasına yol açmaktadır. İşte, bu özellikle etkili olan, belli bir tepkiyi doğuran uyarana alâmet uyaran denir. Anlatacağımız deneyle bu kavram daha iyi anlaşılacaktır: Erkek dikence balıklarının karın kısımları çiftleşme dönemlerinde kırmızı renk almakta, bu da diğer erkek balıklarda kavgacılığa, dişilerde ise yakınlaşma eğilimine yol açmaktadır. Balmumundan yapılmış model balıklarda karın boyanmadığında tepki görülmemekte, boyandığında aynı şeyler müşahede edilmektedir; yâni sırf kırmızı renk değil, bu rengin bulunduğu yer de önem taşımaktadır. Şiş karınlı dişi balıkların da erkek balıklarda çiftleşme eğilimini arttırdığı gözlenmiştir ve bu da bir alâmet uyarandır. Mutlak izolasyona tâbi tutulan dikence balıklarında da aynı alâmet uyaranların aynı davranışlara yol açtığı görülmüştür. Bütün bunlar, alâmet uyaranın yol açtığı üreme ve kavga etme davranışlarının doğuştan beri mevcut olduğunu, sonradan öğrenilmediğini ortaya koymaktadır.

Türe has davranışlarda öncelikle bir oriyante edici veya iştah uyandırıcı davranış [appetitive behaviour] fazı söz konusudur -ki, ***ın hedef nesnesini bulmasını sağlayan çeşitli cevapları ortaya çıkarır; bu nesneler eş, gıda, su veya pek çok çeşitli materyal olabilir. Akabinde tamamlayıcı[consummatory] davranış fazı görülür. En son olarak da sâbit eylem fazı[fixed-action phase]denen stereotipik hareketler örüntüsünü doğurur. Sâbit eylem örüntüsü, alâmet uyaran tarafından tetiklenmektedir. Görüldüğü gibi, sâbit eylem örüntüsü sâbit bir uyarana bağlı olarak ortaya çıkmakta ve basit reflekslere benzemektedir. Basit reflekslerden farkı ise daha karmaşık olması ve iştah uyandırıcı davranış fazını ihtiva etmesidir. Refleksin şiddeti ve süresi tamamen refleks cevaba sebep olan uyarana bağlı olduğu hâlde, sâbit eylem örüntüsü uyaran yokken de ortaya çıkabilir. Meselâ bir kedi kaçmak veya dövüşmek ikilemini yaşamak zorunda bırakılırsa, bunların ikisini de yapmayıp, yalanıp temizlenmeye başlayabilir. Bu tip cevaplara yer değiştirme aktivitesi [displacement activity] denmektedir.

Omurgalılarda sâbit eylem örüntülerinin merkezî motor programlar tarafından kontrol edildiğine dâir deliller mevcuttur: Yutma, ısırma, temizlenme, orgazm olma, esneme, kusma, irkilme gibi... Yutma eylemi, farinksin uyarılması sûretiyle, en azından on adalenin arka arkaya kasılması yoluyla gerçekleşir; adalelerden gelen periferik geri-bildirim kaynağı değiştirildiğinde adalelerdeki motor sıra değişmezken, farinksin farklı seviyelerde uyarılması ile motor çıktının şiddeti ve süresi değişebilmektedir. Omurgalılardaki ve omurgasızlardaki belli karmaşık davranışlar farklı sâbit eylem örüntülerinin arka arkaya gelmesinden oluşan kombinasyonlardan ibârettir. Kerevideslerde tek bir kumanda edici nöronun uyarılması ile bir düzine farklı adaleyi içeren karmaşık savunma cevabı ortaya çıkar. Kumanda edici nöronların kendilerini takip eden nöron popülâsyonlarının bâzılarını eksite, bâzılarını da inhibe edici sinaptik çıktıları vardır; bu nöron popülâsyonlarının birbirleriyle olan bağlantıları ile motor çıktı örüntüsü meydana gelir. Omurgasızlardaki bireysel nöronlar açlık, tahrik olma gibi karmaşık motivasyonel davranış cevaplarına sebep olurlar. Aplysia bir süre için gıdadan mahrum bırakılıp, akabinde de yiyecek gösterilerek uyarıldığında, gıda ile uyarılma örüntüsü için karakteristik birtakım davranışlar ortaya çıkar: Kalb hızının artması, başın kaldırılması, ısırma. Beyindeki tek bir nöronun ateşlenmesi ile farklı sistemlerdeki binden fazla nöron aktive olmaktadır. Memelilerde kumanda edici nöronların mevcudiyeti gösterilememiştir ama motor faâliyeti tetikleyen spesifik hücre grupları vardır, bunlar da omurgasızlardaki kumanda edici nöronlar gibi çalışırlar. Memelilerde doğuştan getirilen davranış örüntülerinin mevcut olup olmadığı pek çok araştırmaya konu olmuştur. Yavru maymunlarda doğuştan getirilen bir salıverilme mekanizması bulunduğu gösterilmiştir.

İnsan davranışlarında doğuştan gelen faktörlerin rolünün ne olduğu suâlinin cevabının verilmesi kolay değildir. Savaşmaktan sevişmeye, çalışmaktan ibâdete kadar pek çok davranışın, öğrenmenin yâni kültürel etkilerin sonucu oluştuğu düşünülmektedir. İnsanlarda prenatal hormonal etkilerin doğum sonrası cinsel davranışları etkileyebildiği bilinmektedir. Ayrıca bâzı davranış örüntülerinin evrenselliği, sâbit-eylem örüntüsüne benzer motor örüntülerin ve bâzı nispeten karmaşık motor örüntülerin öğrenme söz konusu olmaksızın varlığı, insanlarda da doğuştan getirilen davranış kalıplarının bulunduğunu göstermektedir. Genel olarak zekâ düzeyinin gelişmesinde sâdece eğitim ve öğretimle izah edilmesi mümkün olmayan genetik bir komponent vardır.

Derin tendon refleksleri, göz kırpma tepkisi, irkilme cevabı [startle] gibi basit davranışların yanı sıra, bütün insanlarda ortak birtakım dürtü ve ihtiyaçlar vardır: Açlık, susuzluk, cinsellik gibi... Ayrıca, insanın ihtiyaçları basit bir ***ınki gibi sınırlı da değildir. Hangi kültürel seviyeden olursa olsun, bütün insanların toplumsal temas ve duygusal paylaşım gibi ihtiyaçları vardır. Kompleks insan davranışlarının evrenselliğinin en güzel örneklerinden biri de heyecanların dışa vurulmasıdır. Öfke, korku, neş'e gibi yaşantıların yüze yansıyan ifâdesi hiç alâkasız ve birbirleriyle temasta bulunmamış kültürlerden gelen insanlarda aynıdır ve bu da, emosyonların dışa vurulmasının güçlü kalıtımsal yâni doğuştan getirilen faktörlerin etkisi altında olduğunun delilidir. Fasiyal motor örüntü de farklı kültürlerde benzerlik gösterir. Bâzen insanlarda da hayvanlardaki yer değiştirme aktivitesine benzeyen davranışlara rastlanır [stres altında iken veya zihinsel bir çatışma yaşarken gerinme, saçlarıyla oynama gibi].

Bütün bunları dikkate alınca, binlerce senedir mistiklerin, peygamberlerin ve şimdiki anlayışımıza göre bâzı "psikotiklerin bahsettikleri evrensel / küllî bilginin [tasavvuftaki Levh-i Mahfûz] içimizde mevcut olduğundan, en azından ona ulaşacak beyinsel holografik mekanizmaların varlığından bahsetmek mümkündür. Ulaşım da meditatif aktiviteler [transcendence: mistik, artistik yaşantılar, vecd hâlleri], birtakım özel teknikler ve sembolik-allegorik düşünce ile mümkündür. Oraya kortikal lineer / rasyonel / seri işlemli mantıkla ulaşılamaz. Mistik ve meditatif disiplinlerin hepsi bu bölgeyi bombardımana tâbi tutarak düzenleyen, ayarlayan tatbikatlardır: Zikir, ritüeller, ritüelik grup aktiviteleri, bireysel veya kollektif trans hâlleri, yoga vs. Hz. Muhammed'in de, Buda'nın da, Lao Tse'nin de, makalenin başında bahsettiğim hanımefendinin yaptıkları da oraya ulaşmaktı. Bu sâyede bütün evrimsel yâni küllî bilgiyi tattılar. Ama Hakikat konuşma lisanına dökülemez ki! Hallâc'ın "En-el Hakk'ını, hani ifâde yerindeyse Allah'ı [isteyen buna Tanrı, God, Yehova, İç Gerçeklik vs. diyebilir] târif etmek, yâni hippokampal ve üst kortikal konuşma lisanına tahvil etmek gayri mümkündür. Yaşantılar [experiences] söze dökülemez ama birer ruh hâli [psychic state] olarak yaşanabilir ancak.

Nitekim sinirbilimin öncülerinden Joseph, kitabında (1996) şu başlığı verdiği bir bölüm yazmıştır: "Limbik Sistem ve Amigdala: Tanrı'ya Uzanan Transmitter. Bu olağanüstü yaşantılar psikotik addedilemeyecek büyük mistiklerde, peygamberlerde yaşanmıştır. Günümüz sinirbiliminde buna yol açabilecek bir mekanizma bilinmektedir: Çözülme [dissociation]. Ben bu patolojik olmayan, mistik yaratıcılıkla sonlanan dissosiyasyonlara "assosiyatif dissosiyasyonlar [associative dissociations] diyorum. Patolojik olanlardan farklı olarak, bunlar bir eserin yaratılışıyla sona eriyor. Psikotik mani hecmesinden sonra Tanrı'yı keşfeden hastamda da aslında yazılı veya çizili olmayan bir eser var: Kendini aşmak. O takdirde, psikotik olanla "sağlıklı olanın turnusol kâğıdı da belirsiz! Buradaki en önemli anahtar kelime işlevselliktir.

Amigdala adındaki temporal lobun anterior kısımlarındaki küçücük nukleuslar topluluğunun işlevinin sâdece korkma-hazzetme, cinsellik-iğrenme gibi Yin-Yang tarzı en temel ve çiğ itkileri [impulses] doğurmak olduğu zannedilirken, son senelerdeki sinirbilim araştırmaları burasının aynı zamanda arkaik ve filogenetik hâfızanın da merkezi olduğunu ortaya koydu. Hippokampusun en erken 3 yaşta faâl hâle geçtiğini, ondan önceki dönemlerle ilgili hâtıraların amigdalada depolandığını, erken çocukluk çağı yaşantılarının ve travmalarının tamamen burada saklandığını, hayatın daha ileri dönemlerindeki çok şiddetli duygusal yaşantıların (özellikle travmaların) gene burayı aktive ettiğini biliyoruz artık. Amigdaladaki bilgiye rasyonel düşünceyle veya mantıkla ulaşmak mümkün değil ama meditasyonla, vecit hâlleriyle, seri-işlemideğil de paralel-işlemi devreye sokan sembolik-allegorik düşünceyle aktive etmek mümkün. Hâttâ Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR)gibi tekniklerle buranın "terbiye edilmesi ve Post-Travmatik Stres Bozukluğu gibi hastalıklarda travmadan arındırmada kullanılması gündeme geldi(Lipke 1999, Shapiro 2001).

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) çalışmalarıyla evrimsel kökenli sebatkârlık, yenilik arama, zarardan kaçınma ve ödül bağımlılığı şeklinde dört temel huyumuz [temperament] olduğunu ortaya koydu. Akiskal ve arkadaşları da duygulanımsal huyları [affective temperaments] târif ettiler.



Temel davranışsal özelliklerimiz daha döllenme sırasında belirleniyor. Evrimsel psikologların iddia ettikleri nihaî-esas sebep [ultrimate causation] düşünüldüğünde neredeyse bir alınyazısı [mukadderat: predestinaton] söz konusu. İyi de, her şeyi buna indirgeyebilir miyiz? Jerry Fodor'un belirttiği gibi, bu beyinde de belli davranışların yürütüldüğü özel amaçlı işlevsel sinirsel ağlar, yâni zihinsel modüller var. Hâttâ Chomsky'nin lisanla ilgili olarak ortaya koyduğu "lisan iktisap aygıtı [LAN: language acquisition device] ve David Marr'ın ortaya koyduğu özel görerek tanıma yeteneği insan türüne özgüdür. Karşılıklı diğerkâmlık [reciprocal altruism], baskın heteroseksüel sistem, toplumsal hiyerarşi ve mertebeleşme, canlının kendi cinsini veya kendisini barındıranı tanımasını sağlayan doğal eylem [imprinting], bağlanma sistemi [attachment system] gibi arketipal davranış stratejileri ise evrimsel skalada yükseldikçe rastlanan davranış örüntüleridir. Ama donanımda yüklü olan bu stratejilerin faâliyete geçebilmesi için öğrenme, eğitim gerekiyor (Evans ve Zarate 2000). Hayvanlar âleminde müşahede edilen saldırganlığı dört ana grupta toplamak mümkündür. Moyer'in 25 sene önce yaptığı tafsilâtlı saldırganlık sınıflaması hâlâ geçerliliğini korumaktadır (Moyer 1976).

Dikkat edilecek olursa, bütün bu saldırganlık tipleri insan davranışlarında da mevcuttur; hele sonuncusu, oldukça bize hastır. Diğer hayvanlarda rekabet önemli bir seleksiyon faktörüyken, bu rolünü insanda da koruduğu âşikârdır. İnsanlığın ilk dönemlerinde de saldırganlık, küçük grupların diğer gruplardan kendilerini korumaya yönelik pratik ihtiyaçlara hizmet etmekteydi. Ancak, pratik ihtiyaçlara hizmet eden saldırganlığın, bugün insanlığın tümünü ortadan kaldırmaya yönelik davranış kalıbı hâline geldiği de söylenebilir (Nazizm'in uygulamaları, Afrika'da, Kıbrıs'ta, Bosna'da, Makedonya'da ve Ortadoğu'da yaşananlar hazin birer örnektir).

NURTÜR

Cloninger ve arkadaşlarının (1993) modelinde de önceleri iki karakterden bahsedilmiştir: Başına buyrukluk ve işbirlikçilik; sonradan, insan türüne özgü olan kendini aşma özelliğini de katmıştır. Eğer türümüze özgü temel işletim programlarını birer yazılım [software] olarak ele alırsak, bu temel set program belli kritik / epikritik dönemlerde belli yeni yazılımların ve/veya güncelleştirmelerin yapılmasını talep eder. Yâni natürün nurtürden hayat boyu beklentileri olur. Meselâ oral dönemde annenin sütünden çok sevgisi, ten temâsı ve okşayışı önemlidir. Anal dönemdeise özerkliğin ve dış dünyayla ilişkilerin düzenlenmesinin yazılımları devreye sokulmalıdır. Bunlar yeterince yapılmaz, abartılı yüklenir veya hatalı yazılımlar devreye sokulursa, ortaya psikopatolojiler çıkacaktır. Bu da, natür ve nurtür [yâni bakım veren, âile ve çevre] arasındaki mütemâdi etkileşimler sâyesinde gerçekleşecektir (Rutter ve ark. 1997), yakın süreçler [proximate processes] sâyesinde hissedilen "iyilik hâli ile bireyin "şekillenmesini sağlayacak, genotipler fenotipe -endofenotipler- dönüşecektir (McVicar 1996, Heyman 2000). Hâttâ potansiyel genetik bozuk predispozisyonların bu etkileşimler sâyesinde bir miktar düzeltilebilmesi [fenotipe dönüşmemesi] dahi mümkündür (Bronfenbrenner ve Ceci 1994). İzoseksüel ortamda yetiştirilen erkek veya dişi rezus maymunlarındaki saldırganca davranış örüntüleri arasında belirgin farklılık bulunmamış ama heteroseksüel ortamdakilerde erkeklerin daha saldırgan, dişilerin daha baş eğici oldukları gözlenmiştir. Bu da, eril ve dişil rollerdeki farklılığın yakın sebep olarak sâdece hormonlarca düzenlenmediğini ama toplumsal etkileşimin bu farklılığı tetiklediğini, yakın sebep olarak hormonal faâliyetin davranışsal etkisinin erkeklerde daha fazla ifâde edildiğini gösterir. Keza yeni doğan erkek maymunlarda androjenlerin baskılanması cinsel açıdan dimorfik davranışı etkilememiş, prenatal androjen verilmesinin ise genotipik dişi bireylerde saldırganlığı arttırdığı bulunmuştur; bütün bunlar doğum sonrası dönemden ziyâde prenatal dönemdeki hormonal etkileşimlerin davranış çizgilerinin [traits] oluşmasında rol oynadığı, postnatal etkileşimlerin çok etki yaratmadığı görülmüştür (Wallen 1996).

Benzer bulgular özellikle fötal hayatın ilk 1.5/3 ayında fötüsün genotipi XY olsa da, kendi androjenlerine direnci eskiden testiküler feminizasyon denen androjen duyarsızlığı sendromuna yol açtığı, bu çocukların dişi fenotipiyle dünyaya geldikleri bilinmektedir. Daha hafif durumların ise erkek hemcinselliğine, XX fetüslerde fazladan androjene mâruziyetin de lezbiyenliğe yol açtığı gösterilmiştir. Burada natürle nurtür karışmaktadır çünkü özellikle annenin stresi ve/veya aldığı ilâçlar bunu doğrudan etkilemektedir ve anne rahmindeki çocuk bir zamanlar zannedildiğinden çok daha reseptiftir. İşitme, kısmen de görme duyusu aktiftir. Doğum sonrası dönemdeki hatalı yazılım yüklemeleri de müsâit patolojik zemine âdeta hizmet etmektedir (Schwartz 1998).

Inspiration hem nefes almak, hem de ilham, vahiy anlamlarına gelir; doğum, ölüm, yeniden doğma fantezileriyle yakından ilgilidir. Bu ilâhî, mistik yaşantılar ontojenik açıdan üç özel hâlde yaşanabilmektedir: 1) Fallik dönemde, 2) Dinî-mistik vecd hâlleri ve vahiy yaşantılarında, 3) Artistik yaratıcılık esnâsında. Çocuk fallik aşamaya geldiğinde kendi varlığını dışarıdan tanımaya başlar. Nefes alma ve verme sırasında mumu söndürebilir, camda buğu oluşturup bunu eliyle silebilir. Bunları gerçekleştirirken kaka yapma, gaz çıkarma esnasında da çalışan karın adaleleri de kasılır. Dışkısını artık serbestçe yapabilmekte, önceleri hoşlandığı kokusundan artık hazzetmemekte, çevresindeki nesneleri iyi veya kötü olarak değerlendirebilmektedir. Bir yandan yürüyebilme, sıçrayabilme gibi bireysel, öte yandan da rüzgâr ve bulutların hareketleri, gölgeler, dalgaların hareketleri gibi dış dünyadaki esrârengiz hâdiseler onun ilgisini çeker ve varoluşunu hissetmesini sağlar. Rûyaları, gerçekle hayâl arasındaki farkı anlamasına yardımcı olur. Erkek çocuk, adaleleri de geliştikçe, penisinin ereksiyon kapasitesini gerek günlük hayatında, gerekse uçma, uçurtma uçurma, yükseklere taş atma gibi imajlarla rûyalarında fark etmeye başlar. Bunun tabiî sonucu olarak yapılan mastürbasyonlar ise korkuyu doğurur. Anal dönemdeki "yanlış bir şey yapma kaygısının yerini, fallik dönemde "felâkete yol açma düşünceleri [küçülme, kaybolma, babası tarafından kesilip atılma gibi] alabilir. Yâni bu dönemde fantezilere ve fantastik idraklere, yorumlara büyük bir eğilim vardır. Bir de bunlara Oedipus kompleksini hâlleden çocuğun kimlik gelişimini tamamlayarak omnipotan-grandiyöz-narsisist bir psişik yapıya ulaşmasını ekleyin...

METODOLOJİK ZORLUKLAR

Natür - nurtür etkileşimlerini incelerken aşırı basitleştirme veya çabucak birtakım izahlar icat etme açmazından kurtulmak epey zahmetli bir iştir ve indirgeyici değil çok yönlü olarak ele alınması gerekir (Young ve Persell 2000, Rutter ve ark. 1997). Çoğu makalede toplumsal etkileşimler üzerinde durulup, natür kısmı ihmâl edilmiştir (McVicar ve Clancy 1996). Bâzılarında ise değer hükümlerine bağlı tarafgirlik görülür (Schwartz 1998). Eisenberg (1999) natür ve nurtürün zıtlık değil karşılıklılık hâlinde ele alınması ve bu ikisinin ortasına uygun ortamın da [niche] konması gerektiğini vurgular. Nöronların ve sinapsların aşırı bereketli bir şekilde büyüyüp çoğalması, sonra da evrimsel bir program dâhilinde ölmeleri [apoptosis] ve budanması [synaptic pruning] şeklindeki gelişme boşuna değildir; öğrenme in utero başlar ve ölüme kadar da sürer. Bu aradaki etkileşimlerin uygun ortamda ve iyi bir şekilde gerçekleşmesi her iki süreci de doğrudan etkiler; hangi sinapsların ve nöronların yaşayıp hangilerinin öleceği üzerinde doğrudan etkiye sâhiptir.

Büyüme ve gelişme farklı şeylerdir. Çocuklar aynı zaman ve sırayla büyümez ve/veya gelişmez. Bu da donanımın gelişmesi, yazılımların nispeten daha erken veya geç talep edilmesi, donanımın reseptif gücüne göre yazılımın doğru yüklenmesi gibi sorunsalları gündeme getirir. Bâzı çocuklarda beynin belli bölgeleri geç ve/veya yetersi
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
insanoglu
Comez Asistan Dr.

Comez Asistan Dr.



Kayıt: Oct 07, 2012
Mesajlar: 365
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:52:20
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


fwzy demiş ki:
sinaner83 demiş ki:
tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile


ahahah Very Happy maymundan evrimleştiimiz hariç kalanına inansak olmuyo mu ?
kampanya paketi flan olsa mesela ? Smile
çünkü ona inanınca islam dinini reddetmiş oluyosun direk..
ben ikisine de inanıyorum maymun olayı hariç Smile


maymun olayı diye bi olay yok evrim teorisinin en ilkel halinde bile canım. Bu forumda bari olmasın ya şu iddia Smile
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
fwzy
Uzman Dr.

Uzman Dr.



Kayıt: Oct 12, 2012
Mesajlar: 1915
Nerden: ordan burdan
TarihTarih: 10.12.2012 - 14:54:38
Mesaj . Mesaj konusu : Re:
Mesaj Numarasi : NTQuMjA0LjY2LjM4 | MTM5ODAwMTQwMA==
Yoneticiye Bildir ! Alıntıyla Cevap Ver


drjangeum demiş ki:
fwzy demiş ki:
sinaner83 demiş ki:
tustabib34 demiş ki:
fwzy demiş ki:
hem evrime inanıp hem dine inanamıyomuyuz ?? :S
ben inanıyorum ikisine de..
hadi bakalım ateistler bunu da açıklasın da görelim Very Happy Very Happy Razz


Kesinlikle inanılır..Ben hala neden böyle bir bağlantı kurulduğunu anlamış değilim..Şöyle bir durum var tabi..Mesela bir din kitabında açık açık evrendeki canlılar asla değişmemiştir..İlk gün nasılsa bugün de öyledir diyorsa o dine inanan kişilerin evrim teorisini kabul etmesi mümkün olmaz..Evrim teorisini kabul edip sırf bu yüzden Tanrı'nın varlığını inkar etmenin nedenini de bilmiyorum..


hem evrim hem din olur ama hangi din Smile


ahahah Very Happy maymundan evrimleştiimiz hariç kalanına inansak olmuyo mu ?
kampanya paketi flan olsa mesela ? Smile
çünkü ona inanınca islam dinini reddetmiş oluyosun direk..
ben ikisine de inanıyorum maymun olayı hariç Smile



Sen İslama inanıyorum diyorsun da yeterince dini bilgi okumamışsın gibi bence Fevzi,
İster maymun ister başka bir canlı olsun insanın atası olamaz deniyor İslam da. insanın atası yine bir insan olan Hz. Adem olarak kabul ediliyor, yani evrim teorisi semavi dinlerle bağdaşmıyor


dini bilgi okudum da maymunu insanın atası olarak kabul etmek dışında evrimi kabul edebilirim diyorum zaten ki slash
neresini ynlış yazdım ya Sad

_________________
and the grammy awards goes toooooooo
Doğuş with ''naptın gari nettin gari lo'' !!!
Kullanıcı profilini görÖzel mesaj gönder
Başa dön
Mesajları göster:    
Önceki başlık Önceki başlık
Yeni Başlık GönderCevap Gönder

Geçiş Yap:   

Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

İletişim | Yasal Uyarı
DrTus.com © 2004 DrTus.com :: ilk ve tek tus portalı:: İletişim: info@drtus.com Bu site Uzm.Dr.Rıza Eröksüz tarafından kurulmuştur
Bu sitedeki dökümanlar ve yazılar, yazarlarına aittir. Sitedeki bilgiler izin alınmadan yayınlanamaz. Web Tasarım